Sosyal Medya

Makale

Kâlû Belâ - vicdan baskısı

Bir olguya değer katan ve onu anlamlı kılan en önemli şeylerden biri de zamandır. İnsanlar için süreklilik, önemli olagelmiştir. Uzun zamandır bir şey yapıyor olmak, istikrar demektir ve güven verir. Yaşam süresi çok uzun olmamasına rağmen insanın bu süreklilik algısı; bir anlamda geçmişine yönelik olarak bireyin varoluş serüvenini anlamlandırmasına diğer anlamda da geleceğe yönelik olarak ölüm sonrası algısının gerçekliğine karşılık gelir.

İnsanların geriye dönük olarak “20 yıldır evliyim.” ve “9 yaşında okul merasiminde oynamıştım.” derken vurguladıkları şey, hep budur. İçinde zamana ait bir vurgu taşıyan soruların olası cevaplarında, bu devamlılık arzusu her zaman görülür. “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna verilen cevapta olduğu gibi…

“Kâlu Belâ’dan beri.”

Geleneksel anlayışa göre;

Ruhlar âleminde daha bedenleşmeden çok ama çok önceleri verilen bir sözdür bu. Bu cevaptaki ruh-beden düalizminin oluşturacağı sorunları bir an için göz ardı edebilirsek gerçekte bir türlü hatırlanmayan bir söz olmasına rağmen kişinin reel âlemde ifade etmek isteyip de edemediği şeylerde olduğu gibi konu, algı düzeyinde abartılarak söz konusu olay, daha önemli bir hale getirilir. Böylelikle halk nazarında söz, süreklilik kazanarak güçlenir.

Çoğu kez duygu dünyamızın ifade şekilleri, olumlu ya da olumsuz motivasyonlar içindir. Bu anlamda; edebiyat, bir kültür ögesi olarak sevinçlerin, üzüntülerin ve ümitlerin dile getirilmesinin yolu olduğu gibi eleştirinin de (takdir/tenkit) tam yeridir. Bu yaklaşımlar, sözlü gelenekte olduğu gibi yazılı metinlerde de tamamen edebîdir ve bildiğiniz gibi edebî anlatım tarzları, abartı ile duygu yüklenir.

Halk edebiyatında da, bunun örnekleri çoktur;

Örneğin peygamber, güle benzetilmiştir ve ter kokusu da, gül kokusudur.

Bu, bir sevgi gösterisidir. Ve objeyi değerli kılmak için yapılır.

Kafdağı’na ulaşmak, imkânsız idealler içindir.

Bu da bir sıkıntının derinliğini gösterir.

Ya da engellerin büyüklüğünü.

Türkülerde bazen bu dağlar, delik deşik edilir.

Burada da insanın ulaşacağı şey için mücadeleyi bırakmadığı, bırakmayacağı ya da başarısızlığının kendi sevgisine engel olmayacağı vurgusu vardır.

 

Edebî tarz olmasaydı;

Duygusuz bir varlık olarak objenin içine hapsolan zihin, onu anlamlı kılacak değerlerden yoksun kalır ve donardı. Hiç tat vermezdi.

Ancak duyguların subjektif karakteri, bazen objeyle arasını da açabilir. Var olanı duyguyla süsleyelim derken, ondan uzaklaştığımız mesafe de çok önemlidir. Bu mesafe, varlığı “yok” ya da “hayal ürünü” sayacağımız bir kerteye varmamalı ve söz, hakikati buharlaştırmamalıdır. Duyguların olumlu ya da olumsuz bir sele kapılması, düşünceyi varlığa yabancılaştırmamalıdır. Kur’an’ın bazı şairler için “Her vadide başıboş dolaşırlar.” dediği şey budur.

Kontrol edilemeyen, sürekli değişen ve ayağı yere basmayan telakkiler, sahiplerini maymuna çevirebilir. Dahası metin ya da kurgu, anlam bakımından her zaman müellifinin zihnine geri dönüşlü olmalıdır. Havada kalmamalıdır. Zira kendi elinden çıktığı halde, bir süre sonra sahibinin dahi anlayamadığı sonuçlar, yeryüzü tab’ı olmaktan çıkıp beşeri eğilimini kaybederek suni olarak kutsallaşabilir. Çünkü insan elinden çıkmış, geri dönüşsüz ve tüketilemeyen fikirler, evrensel taklidi yapan halleriyle, gerçek zihin kıymıklarına dönüşebilir. İnsan, indi anlamda algıladığı bir zevk olarak yaşaması gereken ferdi tasavvurlarına sınır koyamasa da, bu telakkilerini, herkes için kabul edilebilir nesnel bir zeminde olması gereken ölçülerle bir tutmamalıdır. 

İnsanın bütün ihtiyaçlarını, tutarsızlıklardan azade bir denge içinde karşılayabilmesi kolay değildir. Bilindiği üzere insanın gerçek arayışında, hem aklını hem de vicdan dediğimiz kalbini doyuma ulaştırabilen bir kitap olarak Kur’an, Arap edebiyatının zirvesidir. Ancak onun edebî tarzının reel açılımları, akılla tasdik edilebilir bir dengeye sahiptir. Ortalama aklı esas alan, insanca bir dil kullanan ama semboller ve temsillerle üst aklı tatmine yönelik malzemeler taşımayı da ihmal etmeyen, harikulade bir kitaptır o.

“Ve senin Rabbin, her ne zaman Âdemoğullarının sulplerinden onların soylarını çıkaracak olsa, onları kendileri hakkında tanıklık etmeye çağırır: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onlar, cevaben: “Elbette!” derler, “Buna tanıklık ederiz!” (Bunu, böylece hatırlatıyoruz ki) Kıyamet Gününde, “Doğrusu, bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz yahut: “Aslında, önce (biz değil,) atalarımızdı Allahtan başkasına tanrısal nitelikler yakıştıranlar; biz sadece onların izinden yürüyen bir kuşağız; öyleyse, batılı ihdas edenlerin işlediklerinden dolayı bizi mi helak edeceksin?” demeyesiniz.  İşte biz de bu ayetleri böyle açık açık dile getiriyoruz ki (günah işlemiş olanlar) belki (bizden yana) dönerler.” ( 7 A’raf  / 172 – 174  )

Burada edebî yaklaşım, kişinin imanının sürekliliğine ve fıtrî yapısına vurgu yaparken, gerçek de bu anlatım tarzına eşlik eder. Aslında bu edebi anlatımda vurgu, tamamen insanı fıtratına döndürmek için ona Rabbini hatırlatmaktan ibarettir. Bu temsilî anlatım içinde ayet; öncelikle insanı, böyle bir söz verip vermediğiyle ilgili olarak Rabbi ile nasıl ve ne zaman karşılaştığını hatırlamaya çağırır. Onunla muhatap olmaya ve yaratılışına tanıklık etmeye. Verilmesi gerekli bir yanıtı, verilmiş bir cevap formunda ifadelendirerek zamanın kuvvetli vurgusunu yanına çeker. Böylece konunun önemi ve verilecek cevabın değeri artar. Belagat açısından, fiil kalıpları da, buna destek verir. Mazi fiilin süreklilik ve kararlılık özelliğidir, yardıma gelip olayı te’kid eden. Ve bu diyaloğun başladığı anı anlama çabasıyla algı, insanın kendini anlamlandıracağı bir ilk adıma dönüşür. Bir temsil olarak bu edebî tarz, diyaloğu başlatmak için muhataba yardım eder. Ama sonuçta istenen şey, insanın bu duygu iteklemesinin hemen ardından, reel âleme geçerek davranışlarına yansıyacak müspet bir karşılık bulmasıdır.

Buradaki reel anlam, olabildiğince duygu yüklüdür. İç sorgulamaya giden bu yolda, edebî yaklaşımdan başka bir tarzda böylesine bir başlangıç yapmak neredeyse mümkün değil gibi gözükür. Bunun muhataba verdiği heyecan, öylesine bir ruh hali oluşturmuştur ki, bazen kişi, tefsirin sınırlarını, aklın anlayabileceği çizginin ötesine taşıyabilmiştir. İşte ruhlar âlemine kadar uzatılan sanal zaman algısı, bu heyecanın sonucu olmalıdır. Ancak tefsirinin, sadece zaman algılamasıyla sınırlanan sonuçlar içermesi ya da süreklilik duygusunun büyüsüyle anlamın gerçek vurgusunun terk edilmesi, müntesiplerinin evrensel saydıkları bir metne yorum katarken yapabilecekleri ciddi haksızlıkları da davet edebilir.

Ayrıca Allah’ın sınırsız kudretine olan iman, bu sınır aşımlarında kullanılan en önemli argüman olagelmiştir. Allah’ın gücüyle delil getirilemeyeceğini bilmelerine rağmen, aklın yetersiz kalmasıyla akılla çelişmek arasındaki farkı anlamayanlar, –Allah’a duyulan çokça sevgiden olsa gerek- yorumlarını bazen tefsirde aşırılık diyebileceğimiz noktalara vardırabilmişlerdir. Hâlbuki Kur’an’ın, -akla seslendiği ve onu muhatap aldığı için- akılla çelişen ya da anlaşılmayacak bir şeyi konu edinmiş olduğu, düşünülemez. Anlaşılmak için gelmiş hatta anlaşılsın diye kolaylaştırılmış ve “Anlayan yok mu?” diye soran bir kitapta, akledilemeyecek şeylerin olduğunu varsaymak muhaldir. Bilindiği gibi her düşüncenin, tutarlı olmak gibi bir namusu vardır. Eğer bu akıl almaz yorumlar, ilmî yaklaşımlar yok sayılarak sadece edebiyatın elinde ve haksız yere “Allah’ın kanunlarında bir değişme görme arzusu” yla mitleştirilmek isteniyorsa, bu da ilmî faaliyetin namus ölçüsünü ihmal etmenin, iz düşümü sayılmalıdır.

 

Nitekim akıl dışı sayıldıktan sonra imana terk edilmek zorunda kalan sahalar, bireyi körü körüne itaate zorlayan yönleriyle, agnostik (bilinemezci) bir yaklaşım üstlenirler. Bu yönüyle de spekülasyonlara açık hale gelirler. Arkasından da “taklid”i önermek zorunda kalırlar. Takdis edeceğim derken, tenakuza düşüp tenkide kapı aralarlar. Üstelik pratik açıdan Allah’ın gücünü test etme talebi, müşriklere aittir. Onlarla ağız birliği yapmak ise, inananlara yakışan bir şey değildir. Aşağıdaki ayette vurgulandığı gibi; yeryüzünde oluşmuş pek çok örneği yok sayarak Allah’ın dilemesi ve gücünü yeni vesilelerle test etme gayreti sahici ve samimi görülmemiştir.

“Ama onlar yine de şöyle diyorlar: “Bu nasıl peygamber ki (diğer ölümlüler gibi) yiyip içiyor, çarşı-pazar dolaşıyor? Onunla beraber bir uyarıcı olarak (görünür) bir melek gönderilseydi ya! Yahut kendisine (Allah tarafından) bir hazine verilseydi yahut (zahmetsiz) yiyip içtiği (tılsımlı) bir bahçesi olsaydı ya!” Ve bu zalimler (birbirlerine): “Eğer (Muhammed’e) uyacak olsaydınız, büyülenmiş bir adamdan başkasına (uymuş, olmazdınız)!” diyorlar. (Ey Resul,) seni benzettikleri şeye bak! Zaten onlar bir kere yoldan çıkmış bulunuyorlar, bir daha da (doğru) yolu bulamayacaklar! Dilerse sana, (onların dile getirdiği) bu şeylerden daha hayırlısını -içlerinde derelerin, ırmakların çağıldadığı has bahçeler- verebilecek ve senin için köşkler, konaklar yapabilecek olan (Allah) ne yüce, ne cömerttir! (O inkârcılara gelince;) onlar asıl ‘Son saat’ in (geleceğini) yalanladılar! Oysa biz son saat gerçeğini yalanlayanlar için harlı bir ateş hazırlamışızdır.”  ( 25 Furkan  / 7– 11 )

“…Dilerse sana bu şeylerden daha hayırlısını verir…”

Ama en azından dünyada müşriklerin olmasını istediği şeyleri vermemiştir. Delil, adı üstünde herkes tarafından akledilebilir ve açık/seçik olmalıdır. Her delil, karşısındaki başka bir argümanı silmek için kullanılır. Allah’ın gücünün sınırsızlığı ve tasavvurunun imkânsızlığı sebebiyle, Allah’ın dilemesiyle delil getirilemez ve getirilmez. Usul budur. Onun gücü mevzubahis olduğunda, akıl için hiçbir delil işlemez ve tartışma durur. Zira onun kudretinin söz konusu olduğu yerde diğer her şey anlamını yitirir.

“Ne yani yapamaz mı?” sorusuyla başlayan ve insanın açıklarını İlah’ın fiillerine kapattıran bu olağanüstü hâl beklentisinin sebep ve sonuçlarını bir başka tartışmaya bırakarak devam edersek; “Elest Bezmi” diye adlandırılan söz konusu ayette, ruhlar âlemi geçmemesine rağmen, tefsirine katılan bu türden yaklaşımlar, yukarıda sözünü ettiğimiz edebî okuma tarzı coşkusundan kaynaklanıyor olmalıdır. Zira coşku, olmayan anlamların metne yüklenmesiyle kendini gösterir. Edebî tarzdaki algılamaların bu aşırılığı, çoğu zaman anlamın reel karşılığını bulmayı zorlaştırmaktadır. Oysa Kur’an’da olduğu gibi konuyla ilgili hadislerin de olayı temsilî olarak anlattığını söylemek mümkündür. Nitekim temsilî anlatımda vurgu, sadece verilen mesajadır. Mesajların da evrensel bir amaç taşıdığı, unutulmamalıdır. Ayrıca bu mesaj yönü ihmal edilerek ortaya çıkan literal okumalar, bazen anlatımı yavanlaştırıp mecrasından çıkarabilir. Üstelik bu materyallerin yorumlarında ara sıra da olsa sosyolojik anlamda “ait olma” güdüsünü ortaya koyan “Benim dinim/peygamberim ötekinden daha üstün.” anlayışının tezahürlerini de görebilirsiniz.

Aynı şey ilk yaratılan ruh anlamında peygamberimize (sav) de yapılmıştır. “Sen olmasaydın… hiçbir şey yaratmazdım.” sözüyle hadisleştirilen malum ilk yaratılış hikâyesi, onu diğerlerinden öne geçirme çabasının sonucudur. Beşer eliyle oluşturulan bu edebî anlam, bir şiir ya da naatta yalnızca bir duygu ifadesi olarak kalsaydı, tartışmaya gerek kalmayacaktı. Yanı sıra inanan biri için kendisini ümmetinden saydığı bir resule vereceği sevgi önceliği de, makul görülebilirdi. Fakat ilk bakışta; bir sevgi ifadesiyle muhatabın konumunu daha değerli kılma gayreti, yalnızca edebî bir ürünün konusu olarak katlanılabilir bir şey olabilecekken, hadis formunda varoluşu gerekçelendiren somut bir iddiaya evrilmiştir. Bilindiği gibi sevginin fazlası, duyguyla ifade edilir. Duyguların ifadesini de, edebiyat üstlenir. Edebiyata gelince onun tasavvurları, müspet ilimlerin kanun ya da iddialarının yerine geçirilmemelidir. Zevki selim, sevki tabiinin yerine göz dikmemelidir. Nitekim yaratıcı irade elinde her şeyin –peygamberimize (sav) olan bütün sevgimize rağmen- bir kişinin yüzü suyu hürmetine gerçekleşmesi, akıl dışıdır. Bu anlamda İlah-Resul diyaloğunu, Leyla-Mecnun ilişkisine indirgeyen bu yaklaşımdan, Allah’ı ve Resul’ünü tenzih etmek gerektiği de açıktır.

Ayette “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulup “Evet.” cevabı alındığı söyleniyor. Bu cevap, insanın içinde apriori olarak bulunan adalet, yardımlaşma ve doğruluk gibi içsel (fıtrî) değerleri gündeme getirip hatırlatır. İnsan bu değerleri taşıdığını fark ettiğinde anlam: “Yaratıcı iradenin varlığından haberim var” ile başlayıp “Öyleyse ben dürüst ve doğru biri olmalı değil miyim?” sorusuna evrilir. Cevap yine “Evet” olarak hemen arkasından gelmelidir.

İnsanın sahip olduğu bu değerlerin, içinde bulunduğu fizik âlemden kaynaklanıyor olamayacağı düşüncesi, hariçten bir etki ve müdahaleyi de zihne taşıyınca, soru cevabıyla birlikte bir ispat-ı vacip deliline dönüşür.

Nitekim bu yönüyle konu, Hz. İbrahim’in yaşadığı tecrübeyle de paralellik arz etmektedir.

“Bir zamanlar İbrahim; ‘Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?’ demişti. Allah: ‘Ne o, yoksa buna inanmadın mı?’ dedi. İbrahim şöyle cevap verdi: ‘Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.’ ‘Öyleyse’ demişti Allah, ‘Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret (onları kendine alıştır); sonra onları (etrafındaki) her tepeye ayrı ayrı sal; sonra da çağır: uçarak sana gelecekler. Bil ki Allah her şeye kadirdir, hikmet sahibidir.’ ”  ( 2 Bakara  / 260 )

Soru şu: “Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster?”

Cevap, ölülerin nasıl diriltildiğine dair fizikî ya da biyolojik açıklamalar içerseydi, anlaşılmaz olurdu. Başka bir açıdan bu soruyu bugün sormuş olsaydık bile –ki buna hakkımız var- alacağımız cevap yine bu şekilde laboratuvar içerikli olamazdı. Üstelik böylesine kurgulanacak bir cevabın, ilk muhataplarınca anlaşılması da mümkün değildir. Bugün doğum olayının ayrıntılarının bilinmesine rağmen, hala pek çok insanın ilmî seviyesi, böylesine bir cevaptan tatmin olacak yeterlilikte değil. Nitekim Kur’an’ın anne karnındaki çocuk ile toprak altındaki tohumu, yeniden dirilişe örnek vermesine rağmen söz konusu soruyu tekrar zihne taşıması da bunu gösteriyor. Ayrıca pek çok tefsirde anlatıldığı gibi bu olayın herkes tarafından anlaşılabilirliği ihmal edilerek bir defalık bir tecrübe olarak olağanüstü – kes, parçala, koy dağ başlarına çağır gelsinler- şekilde gerçekleşmesi durumunda bu sefer de olay, sadece Hz. İbrahim’in bir defalık yaşadığı bir tecrübe olarak kalıp mesaj yönünü kaybediyor. Hedeflenen cevap, bir kişinin tatminine yönelik olunca da, evrenselliğin tekrarlanabilirlik yönü yok oluyor. İster Kur’an’ın konu seçiciliğini isterseniz evrensel amaç hedeflemesini dikkate alın; içinde bu konunun yer almasından maada söz konusu olayın benzer tatminsizliği yaşayanlar için de bir örnek oluşturması gerektiği ortaya çıkıyor. Yani olayın gerçekleşme seyri, sonuç olarak varsaydığımız “Evet tatmin oldum.” cevabından hareketle, anlamın herkes tarafından içselleştirilebilecek objektif bir yönü olması gerektiğini gösteriyor. Ayrıca bu olağan dışı yaklaşım tarzı, inanmak istemeyenlerin üslubuna yakın duruyor. Üstelik müşriklerin bu türden mucizeler talep ettiklerini ve samimi olmadıklarını görüyor ve Kur’an anlatımında bu türden sorulara verilecek cevapların büyülü addedileceğinden olsa gerek yanıtlanmadığını da biliyoruz. Bir inanan olarak Hz. İbrahim’in sorusunun sadece anlamaya yönelik ve kendisinden sonra gelenler için örnek olması gerektiğini düşündüğümüzde, olası cevabı bu yönde ve doğru kavramaya çalışmak gerekiyor. Zira cevap, “Nasıl”dan ziyade “Niçin” e ait gibi duruyor. Nitekim ardından gelen, “Yoksa inanmıyor musun?” sorusu, yaratılışın öğrenilmek istenen tarafının, biyolojik içeriğinden ziyade ikinci kez “Niçin” gerçekleşmesi gerektiği konusundaki tatminsizlikle ilgili olduğunu gösteriyor.

Nasıl ibadet ederim yerine niçin?

Nasıl infak ederimden ziyade niçin?

Nasıl bilebilirim yaratılışı değil niçin tekrar diriltilmem gerekiyor?

Çünkü “Niçin” sorusunun cevabı içselleştirildiğinde, “Nasıl” sorusunun cevabı kendiliğinden geliyor. Hem de katıksız bir teslimiyetle…

Bu durumda, diğer cevaplar yanında en doğrusu şu gibi gözüküyor: Hz. İbrahim, kuşları kendine alıştırıyor. Dağ başlarına koyuyor. Ve kuşlar, alışık oldukları yere yani Hz. İbrahim’in yanına geri dönüyor. Kuşları geri döndüren şey, onların “alışkanlık” ve “ait olma” hissidir ki bu görünen fizik âlem dışında şekillenen bir artı değerdir. Bu durumda, Hz. İbrahim’in –bizim gibi- düşünmesi gereken tek şey kalıyor:

“Bu değer atfının nereden geldiği..?”

Kuşları kendisine ne getirdiyse onu da Rabbi’ne aynı şey götürecektir. O şey, insanın niçin diriltilmesi gerektiğine cevaptır. Hz. İbrahim, kuşları besledi, büyüttü, sahiplendi, kendine alıştırdı. Kuşlarda rızıklandıkları bu yere ait olma hissiyle, alışık oldukları şekilde dönüp geldiler. Tekrar beslenmek için. Yeniden sevilmek için. O narin bedenlerini korkmadan kendilerinden yüz kat büyük bir insana teslim edercesine. İnsan da kendisini rızıklandıran Rabb’ine bir teşekkür etmek bir de yaptıklarının karşılığını görmek için tekrar dönmek ister. İyi insanların ait oldukları yer; tam adaletin, saf iyiliğin ve pür güzelliğin yanıdır. İmanın mükâfata dönüştüğü yer. Bu da Rabb’inin katıdır. O daha önceden cömert Rabb’inin ikramlarına alışmıştır. Zaten ilk defa yaratanın, bir daha yaratabileceğini bilir. . Tekrar rızıklanmak için. Yeniden sevilmek için. Alışık olduğu gibi. O narin bedenini, güvenle kendinden çok daha güçlü bir İlah’a teslim edercesine…

“Hepiniz topluca O’na döneceksiniz: bu Allah’ın, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan sözüdür, çünkü O (insanı) bir kere yarattıktan sonra buna sonuna kadar devam ediyor ki, imana erişip iyi ve yararlı işler, eylemler ortaya koyanları adaletle ödüllendirsin…” (10 Yunus / 4)

İnsanın “adalet” beklentisinin, ahiretin varlığının delillerinden sayılması gibi bir şeydir bu. Bu da bir ispat-ı ahiret delili. Görünen maddi âlemin dışında, varlığı hissedilen farklı bir mana.

Vicdanın baskısı.

Dahası yapıp-ettiklerinin karşılığını görememenin ümitsizliğini yok edip oluşması muhtemel bir umursamazlığı tamire yönelik bir teşebbüs…

Hesap mantığı.

“Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster?”

Yani;

“Hiçbir şey, gelişi güzel olmuş gibi gözükmüyor.”

Yani;

“Kuşları bana getiren şu alışkanlığa bakar mısın!”

Yani;

“Yaratan ve düzenleyen bir irade olmalı.”

Yani;

“Böylesine bir güç, beni de başıboş bırakmış olamaz.”

Yani;

İçimde şöyle olmalı dediğim bir sürü değer buluyorum.”

Yani;

“Var olan her şeyin, bir karşılığı olduğuna göre bu değerlerin geçekleşeceği bir yer de olmalı ve ben dürüst biri olarak bu değerlerin dünyamı anlamlandırmasını sağlamalıyım. Hissettiğim değerler ve sorumluluklarım var, atalarımdan duymamış olmamın mazeretine sığınamam. Bir insan olarak bu değerlerin en önemlisi de benim. Yaratılmaya değer bulunmuş olmamla demek bu kadar önemli ve saygıdeğerim…

İşte insana “Evet sen benim Rabbimsin” dedirten şey de aynıyla bu içsel bakış ve anlama çabasıdır. Her insan, küfür dediğimiz ve insanı kendine yabancılaştıran örtülerden kurtulduğunda, içinde bu soruyu cevabıyla birlikte bulabilir.

Konumuza geri dönüp şimdi diyaloğu bu anlamda bir daha başlatalım:

“Ne zamandan beri müslümansın?”

“Kâlû Belâ’ dan beri.”

Yani;

“Ne zamandan beri adam gibi yaşadığının farkındasın?”

“Rabbimi tanıyıp sorumluluklarımın farkına vardığımdan beri.”

Nitekim söz konusu ayetteki “Sonra haberim yoktu demeyesiniz.” ifadesi, olayın gerçekleşme ve anlaşılma zemininin, ne kadar reel bir çerçeveye oturtulması gerektiğini gösteriyor.

Bu anlamda;

İnsanın yaratıcısının farkına vardığı andan itibaren söylediği “Evet” sözü, dünyayı yaşanmaya değer bir yer yapma adına bağlayıcıdır. Nitekim Allah’a verilen sözün sorumluluk gerektireceğini, herkes bilir. Yoksa şahsiyet, bölünür ve kişilik, parçalanır.

Nitekim İslam, insanın sahip olduğu bu değerlerden beslendiği ve onları korumaya çalıştığı için hala gündemini etkili bir şekilde koruyor. Bu anlamda, müslüman olmak demek; tevhit, özgürlük ve adalet gibi değerlere tabi ve teslim olmak anlamına geliyor. Ve bütün bu değerleri yaratan önünde eğilip ona ait olma hissiyle yürümek… Bilinçli yaratık…

İnsanın bu yaratılmış haliyle düşünüp doğru kararlar verebilecek yeterli zamanı ve donanımı var. Zaten bunlar yoksa sorumluluğu da yok. Arayıp sorması halinde, var oluşunu anlamlandırabilecek bir değerler kuramına varması zor değil. Erdemli ve ahlaklı olmasının sayısız gerekçelerini bulabilecek kabiliyetleri de cabası. Sonuçta vereceği cevapla beraber, buradan, seçimlerini doğru yapmak adına bir söz vermiş ve kâinatın olumlu işleyişine katılmayı kabul etmiş anlamı çıkar. Bu adı konmamış sözleşmenin dindeki karşılığı, “iman” dır… Güvenlik ve özgürlük belgesi…

Ayrıca insanın büluğ çağı dediğimiz olgunluk (erginlik) döneminde, aklını sağlıklı kullanabilmeyi öğrendiği anda, çevresinde olup-bitenlere bakarak bir dünya görüşü oluşturması gerektiği de açıktır. Bu durumda, insanın hayatında gördüğü, dinlediği, anlamaya çalıştığı her şeyi bir daha ve bu sefer yaratan Rabbi’nin adıyla okuması gerekecektir. Bu da onun aidiyetinin gerçek adresi diyebileceğimiz, yaratılışa ait nüfus kütüğüdür… Fıtratın kimliği…

Aynı şekilde yer, gök ve ikisi arasındaki her şeyin Allah’ı tespih etmesi, yaratılışındaki harikuladelik sebebiyle bir yaratıcının varlığına işaret etmesi anlamdadır. Araştıran bir zihin için; bir uzvu ya da duygusu, bir böcek ya da bitki nasıl oluştuğuyla ilgili olarak onu aynı soruyla karşılaştırabilir. Bu sefer objenin “Benim bir yaratanım olmalı değil mi?” ile başlattığı soru, yaratılışı gündemine taşıyınca “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” sorusu ile subjenin cevabını bekler hale dönüşüverir: “Evet sen bizim Rabb’imizsin.”

Hemen arkasından tekrar küfür denilen o illet; şehvet olup paylaşmayı, menfaat olup adaleti örtmek için saldırır. Çiçek ve böceklerin yerini duvar ve demir yığınları almaya görsün, artık insan, birden çevresindeki hiçbir materyalden yaratıcısına ulaşamayacak kadar körleşebilir… Plastik canavar…

Hayatı anlama çabası içinde zihne hücum eden soruların yerini metal sesleri doldurunca da “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu bir çıtırtıya, kısık ve cılız bir sese dönüşür. Sonrasında yabancı kültürlerin sahte ilerici mitlerinin afyon etkisi, sahip olunan bütün sorumlulukları defedebilir… Hayal kırıklığı…

Ayrıca;

Sosyal açıdan toplum içinde kendine biçilen rolü kabullenmesi, insanın “Kâlû Belâ” yı tersinden söylemesi anlamına gelebilir. Onun yaşantısı ile ilgili olarak inisiyatifi elinde bulunduranların belirlediği bir rol, insana herhangi farklı bir mecrada da evet dedirtebilir. Aslında buradaki diyaloğun soru-cevap kısmından, yaratıcı iradenin her insanda bulunması gereken bir kararlılığı amaçladığı açıktır. Olması gereken dik duruşun cevabıdır bu.

Unutulmamalıdır ki burada sorulan soruyla muhataba değer verildiği gösterilmiş olmasına rağmen, hiç sözü olmayan ya da örneğin geçim derdinden söz söyleyecek mecali kalmayanlar için verilecek doğru bir cevap dahi, çok anlamlı olmayabilir.

“Ve (bize karşı isyankâr olduklarından,) onlara (şeytani dürtülerini) öteki kişilikleri (olarak) musallat ettik ve bunlar, önlerine serilmiş olan ile bilgi alanlarının dışında kalanı kendilerine güzel gösterdi…” ( 41 Fussilet  / 25 )

Hayatını anlamlı kılmaya çalışmadığı için kendisiyle yabancılaşan kişi, zamanla kendi dışında birilerinin senaryolaştırdığı bir yaşam oyununda, edilgen bir rol edinse bile bu, korku elbisesi giydirilmiş bir figürandan öteye geçemeyecektir. Hatta tarihi bağlarından koparılmış sahte bir kimlik ve benlikle, yaratılışını değiştirmeye yeltenenlerin şeytan olduklarını bilmeden…

“…şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler…” ( 4 Nisa / 119 )

Bu durumda

Gerçeği aramaya ya da beklemeye tahammül edemeyenler

Musa gecikmeye görsün

Samirilerin sanal putlarının böğürtüsünü

Vicdanlarının sesi sanıp onun yerine geçiriverirler.

Maalesef

Hayat algısı, bozuk bir içsel (fıtrî) yapıyla şekillendiğinde;

Allah’ın Rabb’imiz olduğunu

Ve sorumluluklarımızı hatırlatacak,

Küfrün perdesini çekip yırtacak,

Tek bir yol,

İçimizdeki değerlerin dışarı çıkabileceği,

Tek bir kapı kalır.

Sıkıntı…

Bunalmış bir zihnin yardım bekleyen yanıtında,

“Evet”’in yanından bir dert, altından başka bir İlah çıkınca da,

“Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusunun cevabı:

“Başım belaya girdiğinden beri” oluverir.

Tabi bela geçince teslimiyet de biter.

Çoğu kere dertler insanı kabalaştırır.

Başlangıçta feryat eden vicdan,

Sonuçta “En kötüsüyle bile tek başıma baş ederim.” diye müstağni bir tavırla arsızlaşınca, vicdan baskısı yerini bencil ve azgın taleplere terk edip ansızın yakalanacağı ana mahkûm kalakalır.

“Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık. Ama tarafımızdan takdir edilen bir sıkıntıya uğratıldıkları zaman tevazu göstermediler, tersine kalplerinin katılığı arttı, çünkü şeytan bütün yaptıklarını onlara güzel gösterdi. Sonra, kendilerine yapılan uyarıları göz ardı ettiklerinde bütün (güzel) şeylerin kapılarını onlara ardına kadar açtık ve kendilerine bağışlanan şeylerden zevk alarak yararlanmaya devam ederlerken onları apansız yakaladık: işte o anda bütün ümitlerini kaybettiler.”  ( 6 En’am / 42 – 44 )

Kaynak:  Söz ve Adalet / 1. Sayı

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.