Sosyal Medya

Teslimiyetimiz nereye kadar?

“Her gün içimde kendini peydahlayan isyanları bastırmak için” dedi beyaz saçlı adam, “cephe cephe yalın kılıç savaşmaktan yorgun düşüyorum!”



Müslüman olanın Allah’ın iradesine teslim olmak gibi bir mükellefiyeti var. Bu mükellefiyetin gereğini dil ile ikrar kolay da, bunu bir şuur, bir hal, bir meleke olarak gönlümüzde yaşatmak o kadar kolay değil. Hele olan biten her şeyi dünyanın içiyle sınırlı bir pratiğin sebep ve sonuçlarıyla açıklamanın yaygınlaştığı bir zamanda, bütün bu zihinsel engelleri aşıp kendini hakikate, o hakikatin seyrine, yani kadere ve kazaya teslim etmek çok daha zor. Biri bize sorarsa öyle yaptığımızı söylüyoruz rahatlıkla, ağzımız dolu dolu teslim olduğumuzdan bahsedebiliyoruz. Ama yollar çetrefilleştiğinde kontrolümüzden çıkan tepkilerimiz bize teslimiyetimizin pek de o kadar içerden olmadığını aşikar ediveriyor. Başımıza bir iş geldiğinde, o anın sıcaklığıyla güzelce düşünüp taşınmadan ağzımıza geleni söyleyiveriyor, hepimiz dile getirmesek bile, ‘neden ben/neden biz’ isyankarlığı içimizde kendine bir yer bulabiliyor. Muhasebesini iyi kötü yapabilenlerimiz teslimiyetini gölgeleyen bu cılız ya da gür isyanı tespit edebiliyor, kendini suç üstünde yakalayabiliyor. Belki bu muhasebesinin neticesinde donanımını arttıran da oluyor.

Teslim olmak, kadere rıza göstermeyi icap ettiriyor. Bütün bunları iç dünyamızda doğru yerlere koymak için, konuştuğu ve ikrar ettiği şeylerin hakikatine dönük bir tefekküre sahip olmalı insan. Yoksa imana müteallik konularda konuştuğumuz her şey dilimizdeki bir tekerlemeye, bir kuru ezbere dönüşüyor.

“Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir. Allah’a itaat insana itaati meneder. Bu, insan ile Allah arasında ve dolayısıyla insan ile insan arasında yeni bir münasebet teşkil etmektedir. Onun için kaderi kabul etmek kendini en büyük ölçüde hür hissetmektir. Bu öyle bir hürriyettir ki, kaderi yerine getirmekle, onunla ahenk içinde olmakla kazanılır. Mücadelemizi insanî ve makul kılan, onu sükûn ve huzur damgasını vuran, her şeyin akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan, gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir” diyor Aliya merhum, ‘Doğu Batı Arasında İslam’ ismini verdiği değerli eserinde.

Meseleyi olan biten etrafında konuşup, gündelik hadiseler üzerinden değerlendirirken bir şeyi unutmayalım; bir insanın hayatı sadece dış dünyada yaşadıklarından ibaret değil, hayatımız iç dünyamızda olan bitenleri de kapsıyor. Teslimiyet konusunda zihinsel ve duygusal olarak ayağımızı bastığımız yer, dış dünyaya verdiğimiz tepkileri de belirlediğinden fazlasıyla önem taşıyor. Günümüzde zihinsel ve duygusal berraklığa sahip olan insanlar yok değil belki ama böyleleri çok nadir bulunuyor. Yaygın olan kafa karışıklığıdır ki, az ya da çok hepimiz muzdaripiz bundan. Yıllar yılı tek boyutlu sebep-sonuç propagandaları ile yetiştirildiğimizden, mantığın zihnimizde ve duygularımız üstünde kurduğu baskıdan kolay kolay kurtulamıyoruz. Bu ikilemden kurtulamadığımız ve meselelere teslimiyet gözlüğüyle bakamadığımız için, bir görme zafiyeti oluşuyor ister istemez pek çoğumuzda. İyi kötü biliyoruz aslında teslimiyetten neyin kastedildiğini... Burada eksik bıraktığımız şey, bu bilginin içimizde hayatiyet kazanması, bir idrake, bir irfana dönüşmesi... Bir beden, ruh ondan ayrıldığında nasıl bir cesede dönüşüyorsa, inandığımızı söylediğimiz kavramlar da onlara bir ruh giydiremediğimizde içi boş bir kabuğa, sürekli tekrarlanan ama hayatımız için bir mana oluşturmayan kuru bir ezbere dönüşüyor. Buradan olması gerektiği gibi bir itminan, bir tevekkül, bir rıza, bir sürur ortaya çıkmıyor. Bu olmadığı için de teslimiyetin en gözle görülür belirtisi olan huzur içimizi yurt tutmuyor.

“Her gün içimde kendini peydahlayan isyanları bastırmak için” dedi beyaz saçlı adam, “cephe cephe yalın kılıç savaşmaktan yorgun düşüyorum!”

 

Kaynak: Yenişafak

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.