Sosyal Medya

Özel / Analiz Haber

Deizm Eleştirisi: Bakış Açısı, Felsefi Problemleri, İslâm Karşısındaki Konumu

Bu yazıda deizmi detaylı bir şekilde ele alacak ve sırasıyla şu başlıkları inceleyeceğiz:



Deizm Tanımı, Teizm ve Ateizmle Ayrıldıkları Nokta
 
 Ölümden Sonra Hayat, Ahiret ve Tanrı Adaleti Konusunda Belirsizlik
 
İkinci Eleştiri: Tanrının Bizden Neyi Beklediği Konusundaki Belirsizlik
 
 Üçüncü Eleştiri: Ahlâkın Salt Akıl ile Bulunabildiği İddiası
 
 Dördüncü Eleştiri: Vahyin ve Mucizelerin Mantıksal İmkânını Red
 
Beşinci Eleştiri: Dinsiz Toplumların İleri Olduğu İddiası 
 
Altıncı Eleştiri: Deizmin İbadetler Konusundaki Tutumu
 
Yedinci Eleştiri: Deizmin “Tanrı İnsanla Uğraşmaz” İddiası, Günah ve Sevap Tutumu
 
 Sekizinci Eleştiri: Deizmin Tüm Dinleri Aynılaştıran Tutumu ve İslâm Karşısındaki Konumu
 
≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈≈
 
17. yüzyılda İngiltere’de kullanılmaya başlayan deizm kavramı, köken olarak daha eskiye dayanmakla birlikte, Tanrının varlığını kabul edip, ilahi bilgiye vahiy veya diğer metafizik kaynaklar yoluyla değil; yalnızca akıl yoluyla ulaşılabileceğini savunan felsefenin adıdır.
 
Bu bağlamda peygamberlik, mucize, ibadet, cinler, şeytanlar, sevap, günah gibi kavramları bünyesinde barındırmayıp; doğrudan doğruya “doğal din” adında, insan aklı ile gelişen bir din anlayışı ifade etmeyi amaçlar.
 
Deistler, evreni yaratan bir yaratıcının olduğunu kabul eder; ayrıca böyle bir evrenin tesadüf veya kendiliğinden olma ihtimalinin olmadığını onaylarlar. Bu anlamda böyle bir evrenin Yaratıcısı olmadığını savunan ateizmi anlamsız bulur, varlığın başlangıcının muhakkak sıfır noktasında, ezeli, ebedi bir ilk varlık olması gerektiğini savunurlar. 
 
Deistler, Yaratıcının varlığının ispatı için ateistlerin getirdiği “fiziksel ispat” şartını da reddederler. Zira Tanrının var olduğu aşikar bir gerçek olup; kısıtlı duyu organlarına indirgenemez. Ayrıca evrenin bir yaratıcısı varsa muhakkak ki evrenin kendisinden daha büyük ve daha azametlidir; onu sınırlı olan evrenin içinde bulma arayışı oldukça anlamsız bir iş olacaktır. 
 
Deizmin teizmden ayrıldığı nokta, “bu kadir-i mutlak tanrı”nın insanlarla iletişime geçmiyor oluşudur. Yani, onlara göre; tanrı evreni bir saat gibi kurmuş olup; kendi işlerliğine bırakmıştır. Kulları ile vahiy, din, peygamberlik gibi vasıtalarla irtibat kurmuyor olup onları “kendi hallerine” bırakmıştır. Deistler bu noktaya kadar genel olarak ortak düşünceye sahiptir, fakat bu noktadan sonra kendi içlerinde de ayrılırlar ki; o da Tanrının neliği, evrenden ve insandan beklentisi, iyilik ve kötülük sorunu gibi başlıklardadır. 
 
Bu yazımızda da deizmin dinleri reddetme konusundaki tavırlarına temel eleştirilerde bulunacağız.
 
BİRİNCİ ELEŞTİRİ: Ölümden sonra bir hayat, ahiret veya Tanrının adaleti konusunda belirsizlik 
Deistler, Tanrının ölümden sonra adaleti gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceği konusunda farklı fikirlere sahiptirler. 
Kimi deistler, ruhun ölümsüzlüğüne inanıp bir ahiretin olduğuna inanırken; kimisi ruhun ölümlü olduğuna, kimisi ise reenkarnasyona inanır. Örnek olarak William Wollaston, ruhların ahirette davranışlarına göre ödüllendirilip cezalandırılacağını savunur. Benjamin Franklin ise bir çeşit reenkarnasyona inanır. Antony Collins, Peter Annet gibi deistler ise ruhun ölümsüzlüğünü inkar eder ya da bundan şüphe içinde olduğunu ifade eder. 
 
Öncelikle, böyle bir evreni var etmiş ve deistlerce  “Yüce Varlık”, “İlahi Saatçi”, “Evrenin Büyük Mimarı” gibi sıfatlandırılan Tanrının, böyle bir hayatın sonunda ahireti var etmemesi, onun adaletine yaraşır olmayıp Tanrılık özelliğine aykırı olacaktır. Zira hepimizin de bildiği üzere dünyada insan kaynaklı birçok kötülük, zulüm, haksızlık, katliam ve kötülükler vardır. Tanrı kavramını mantıksal bir düzleme oturtmak isteyen deistlerin, Tanrının gerçekleştireceği adaletten şüphe duymaları da inançlarındaki mantıksal bir eksikliği gösterir. 
 
Bu bağlamda, bir deistin hem “yüce ve aşkın” Tanrı tasavvuruna sahip olduğunu söyleyip; hem de Hitler, Stalin, Mussolini gibi tarihte birçok insanı katletmiş kimseleri cezalandırmayacağını; ya da dünyada talihsiz bir şekilde sakatlık, hastalık ve kimi musibetlerle karşılaşan masum insanların da ödülllendirilmeyeceğini iddia etmeleri bir yana; böyle bir şeyden şüphe etmeleri dahi bu Tanrı tasavvurunu mantıksız bir konuma getirmeye yeterli olmaktadır.
 
Bu bağlamda ölümden sonra hayatı inkâr eden deistleri eleştirimizde saf dışı tutuyor ve “ölümden sonra hayatı kabul eden” deistler üzerine yoğunlaşmayı uygun görüyoruz.  Burada hemen dikkat çekmek istediğimiz nokta, “bir Tanrı ve ahireti kabul eden” deistlerin bu inançları ile semavi dinlere benzer bir inanç ortaya koymaya başladıkları olacaktır. 
 
Zira sanıldığının aksine birçok dinde ahiret hayatı yoktur, ya da varsa bile bu evrenin ya da dünyanın içinde olup mantık dışı bir özelliğe sahiptir. Örneğin Sümerlerde ölümden sonra hayat yeraltı dünyasında devam eder. Babil ve Asurlularda da “cennet” yoktur. İnsanlar ölümden sonra dünyanın batı tarafında olacaklardır. Ölüler bulanık su içerler. Burası neşesiz bir yerdir.  İnsanların ruhlarının “dünyanın batı tarafında” olduğunu söylemek de felsefi anlamda sonlu bir evren için mantıklı görülmemektedir.
 
Yine eski Mısır dinlerinde yine başka bir yeraltı dünyası inancı, ya da “dünyanın uzak bir köşesinde yaşayan ruhlar” şeklinde bir inanç söz konusudur. Yine eski Araplarda bir ahiret inancı söz konusu değildi. Yani bir deistin, ahiret inancını tasdik etmesi onu semavi dinlerle benzeşen bir inanca sahip kılmaktadır; burası yazımızın gidişatı adına önemli bir noktadır. 
 
İKİNCİ ELEŞTİRİ: Tanrı Bizden Ne Beklemektedir Konusundaki Belirsizlik
 
Deist ve teistlerin ortak olarak karşılaştığı soru şudur: 
 
13.8 milyar yıllık bir ömür biçilen evren, yine yüz bin yılı üzeri bir geçmiş biçilen insan türünün varlığı bir tarafa, böyle bir varlık âlemini yaratan Tanrı bizden ne beklemektedir? 
 
Bu soru, ahiret inancıyla ilintili olup Tanrının var ettiği insan üzerindeki plan ve amacını sorgulamaktadır. Eğer bu soruya “hiçbir şey beklememektedir” şeklinde bir yanıt verirsek, karşımıza “boş yere”,  ya da “eğlence için” bir evren yaratan tanrı tasavvuru ortaya çıkar ki, böyle bir tasavvurun da Tanrı için mâkul olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira evrenin büyük mimarının, yüce yaratıcının; anlamı olmayan bir iş yapmasını; bu anlamı olmayan işe de başka canlıları dahil etmesini beklemek tutarlı olmayacaktır. 
 
O halde elimizde, deist ve teistler adına tek bir yanıt kalmıştır ki, o da “Tanrının yaratımında bir beklenti, bir amacının bulunduğu”dur.
 
Peki bu beklenti nedir? Birçok deist, bu soruya “ahlaklı bir hayat yaşamamız” şeklinde bir yanıt verecektir. Ahlâk kavramı üzerine eleştiriye değinmeden önce, burada bir noktayı daha sorgulamamız gerekmektedir. Tanrı bizi sadece ahlâklı bir hayat yaşamaktan mı sorumlu tutmaktadır, ya da burada anladığımız ahlâk kavramı sadece diğer canlılara olan ahlâkla mı ilişkilidir? 
 
Eğer ahlâk kavramını “yaratıcıya karşı ahlak” şeklinde de alırsak, burada yaratıcının bizden beklediği aynı zamanda “kendisini bulmamız” da olacaktır. Zira Tanrı bize bir akıl bahşetmiş, bu akıl hayvanlardan farklı olarak “neden” diye sorgulama yeteneğine de sahip olmaktadır. Ortada bir yetenek varsa, bir bedel de vardır. Bu bedel de o yeteneğin gerektirdiği sonuçlara ulaşmaktır. Bu anlamda düşünürsek, Tanrı “kendisini akıl ile bulmamızı da bekliyor” olmalıdır. 
 
Günümüzde birçok deist şaşırtıcı şekilde bu noktayı atlamaktadır. Şöyle ki, “Tanrının bizden beklediği, diğer canlılara karşı ahlaklı ve erdemli bir hayat yaşamak” demekte olup, ateistleri de “imtihanı geçme” gibi bir konuma sokmaktadırlar. Oysa insan sadece ahlak üzerine düşünebiliyor olsaydı yalnızca ahlaktan sorumlu olurdu. Ancak insan sadece ahlak üzerine değil, ayrıca yaratıcının varlığı ve nitelikleri üzerine de düşünebilmektedir. Öyleyse Tanrı, kendisi hakkında belirli tasavvurlara ulaşmamızı da bekliyor olmalıdır. 
 
Bu bağlamda, deistlerin ahiretin varlığı konusunda tutarsız ifadelerine ilâve olarak, karşılaştıkları diğer bir sorun; Tanrının insanlardan neyi bekliyor olup olmadığını kesin çizgilerle tespit edememeleridir. 
 
Bu belirsizlikler silsilesi içinde karşımıza deistlere yöneltebileceğimiz şöyle bir soru çıkmaktadır:
 
Bu nasıl bir Tanrı ki, ne bir sorgu veya adaletin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda bir bilgi veriyor; ne de yarattığı belirsiz evrenin içinde, ne ile sorumlu olduğumuzu bildiriyor? İnsanı, kendi kaderine terk edilmiş, çaresiz ve tek başına bırakıyor. 
 
Bu sorunun pratikte bir karşılığı var mıdır? Elbette evet. Şöyle ki, eğer Tanrı kendisini de bulmamızı bekliyorsa, bu beklenti kapsamında bir deistin görevi Tanrının varlığını insanlara bildirmek, bu konuda ateistleri de “doğru yol”a davet etmek olmalıdır. Zira kendileri kendilerine bahşedilmiş akıl ile ilahi bir hakikate ulaşmışlar ve üzerlerine bir sorumluluk almış bulunmaktadırlar. 
 
Fakat görünen bunun tam tersi niteliğindedir. Deistler, din mensupları ile uğraştıklarının çeyreği kadar ateistler ile meşgul olmaz, hatta kimileri onları “yoldaşı” olarak addedip, din mensuplarını ise ayrım gözetmeksizin “mantık dışı” ilan etmeye kalkarlar. 
 
ÜÇÜNCÜ ELEŞTİRİ: Ahlâkın Salt Akıl İle Bulunabilirliği İddiası 
 
Bu maddeye “salt” kelimesini ekledik, zira ahlâkın akıl ile bulunulabilir yönü muhakkak ki vardır. Bir müslümanın bunu kabul etmemesi mümkün olmadığı gibi, bu konu İslâm tarihi boyunca “hüsun-kubuh” başlığı altında sıkça tartışılmıştır. Birçok İslâm bilgini, Allah’ın da ahlâkın da akıl ile erişilebilir yönü olduğunu söylemiştir. 
 
Esasen bunu kabul etmek, dine gerek olmadığı anlamına gelmez; zira insanın bir iç bir de dış yönü vardır. İç yönü olan fıtratı, bazı gerçeklere ulaşmakla birlikte dıştan gelen yönlendirmeye muhtaçtır. 
 
Yakın tarihte, antropoloji kapsamında yapılan birçok araştırma da bunu gösterir niteliktedir. Buna göre ilahi vahye muhatap kalmayan birçok ilkel kabilede; tek tanrı ve ahlaki inançlara rastlandığı gibi; pek çok akıl dışı ya da ahlak dışı olan pratikler de görülmüştür. Yani akıl, salt manada, zorunlu olarak kişiyi ahlaka götürmeyebilir. Zira aklın kendisi önemli olduğu kadar; aklı kullanan kişinin birikimi, düzeyi, koşulları ve şartları burada etkin bir rol oynamaktadır.
 
İlk olarak herkes aynı şartta değildir. Şöyle ki bir insan ahlâk hakkında serbest ve genişçe düşünebilecek koşullara sahipken, kimisi bu şartlardan yoksundur. İkinci olarak, kişilerin doğdukları sosyal çevreleri, ahlak algılarını ciddi manada etkileyebilir; öyle ki günümüz anlayışı ile ahlaksızlık olarak gördüğümüz birçok şey gayet normal olarak addedilebilir. Bu durumda kişi, belki de sosyal çevresine uyum gösterecek ilahi maksattan uzak kalacaktır.
 
Ahlakın, akli yönü olduğunun yanında dini yönlendirmeye muhtaç olduğunu gösteren birkaç örnek verebiliriz. Üstelik, bu vereceğimiz örnekler de tarih boyunca “düşünür” olarak bildiğimiz birçok kimsenin ahlaki algıları günümüz algılarımıza aykırıdır. 
 
Örnek olarak Aristoteles, köleliğin gayet makul olduğunu ifade edip hayvan evcilleştirme ile köleler arasında benzetme yapıp, iki durumu denk tutar. Yine ona göre kadınlar erkeklerle asla eşit olamazlar: öyle ki kadın ve erkek arasındaki fark insan ile hayvan arasındaki fark kadar geniştir! Başka bir örnek olarak Arthur Schopenhauer’i gösterebilmek mümkündür. Ona göre kadının akli yetenekleri eksik olduğundan, adalet duyguları gelişmemiştir. Yine, bu şahıslar gibi filozof olarak adlandırdığımız kimselerin; akla, ahlaka aykırı birçok ifadeleri vardır. Kaldı ki bu kişiler, kendi toplumlarının düşünürleri idiler; yani, zihni anlamda çağlarından çok daha ileride idiler! 
 
Yine ahlakın, yalnızca insan vicdanına bırakılmaması gerektiğine, bizzat tarihin kendisi şahittir. Şöyle ki bir Amerikalı, binlerce insanın katledilmesine yol açan atom bombasını “o olmasaydı dünya savaşı devam edecekti” şeklinde bir takım akli iddialara dayandırabilir! Yine zamanında Hitler, Yahudi ve benzeri kimselere yaptığı zulmü “ırkı sorunlulardan temizleme” gibi bir iddia ile temellendirebilir. 
 
Zaten günümüzde birçok kötülük de bu hastalıklı akıl yürütmelerden gelmektedir; bir hırsız hırsızlığını pek âlâ “o çok zengin, benim çaldığım bu miktar onu fakirleştirmez: fakat benim ihtiyacımı görür” diyerek binlerce dolarlık hırsızlıkları meşrulaştırabilir. Daha da basit bir örnek olarak, dedikoduyu verebiliriz. Dedikodunun evrimsel anlamda insana fayda verdiğine dair bir eser bile kaleme alınmıştır: bu bağlamda bir insan pek âlâ, yaptığı dedikoduyu “kendime yapılan kötülüğü başkalarına da yayıyorum ki başkaları da bu konuda dikkatli olsun” şeklinde meşrulaştırma yoluna gidebilir. 
 
İşte din, bu noktalarda; aklın kötülüğü meşrulaştırma çabalarına bir set niteliği taşır. Hırsızlığın, dedikodunun, bu gibi insan onuruna zarar veren her şeyin tamamen yasak olduğu konusunda, itiraza mahal bırakmayacak şekilde sınır çizer. 
 
Kısacası akıl ve vicdan, insanın Allah’a ulaşmada çok önemli iki vasıtasıdır; ancak yaşam boyunca karşılaştığı psikolojik ve sosyolojik gerekçelerle bulandırılabilir, kirlenebilir, manipülasyona uğrayabilir. İşte bu manada, esaslı bir din algısı; bu duruma bir dur diyebilir. 
 
DÖRDÜNCÜ ELEŞTİRİ: Vahyin ve Mucizelerin Mantıksal İmkânını Red
 
Tanrının, insanlarla irtibata kurmasının gerekliliğini yukarıda gösterdik. Eğer bir yerde aklî gereklilik varsa, bunun imkânı da kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Zira her şeye hakim ve her şeye gücü yeten bir Tanrıdan söz ediyorsak, onun için imkânı olmayan herhangi bir şey yoktur. Bir de bu şey gereklilikle desteklenirse; Tanrı adına bu –epistemolojik- bir sorumluluk olur.
 
Vahiy de bu anlamda Allah adına bir sorumluluk niteliğindedir. Allah’ı kimse hiçbir şeye zorlayamaz, ona hiç kimse bir görev yükleyemez. Ancak Allah’ın kendi taşıdığı sıfatlardan hareketle, vahyin, Allah’a ait, lütufla desteklenen bir sorumluluk olduğunu görebiliriz. Zira Allah evreni var etmiş, canlıları yaratmış; insana da akıl bahşetmiştir. Ayrıca insan, hayat boyu kimi nimetler ve zorluklarla; lütuf ve zulümlerle karşılaşabilmektedir. Bu denli zıtlıkların olduğu bir yerde, Allah’ın insanlara ışık tutması, yol göstermesi, onları iyiye ve güzele yönlendirmesi; onlara bazı kulları aracılığıyla bu hayatın anlamı olduğunu bildirmesi aklen makuldür. 
 
Vahiy süreci, içeriği itibari ile metafizik öğeler barındırmakla birlikte, doğal olarak tam anlaşılabilmiş değildir. Ancak Allah Resulünün bazı manevi hallere girdiği, terlediği, ardından kısa bir süre içinde birçok ayeti dillendirdiği mâlum olup, bunu “epilepsi, halisünasyon” gibi hastalık kavramları ile özdeşleştirmeye kalkan bazı tutarsız iddialara yanıt niteliğindedir.  Zira, tarih boyunca, hiçbir “hasta”, halisünasyonları doğrultusunda,  23 yıl boyunca birbiriyle tamamen ölçüşen mesajlar almamış, bu mesajlarla dönemin köklü din mensupları ile münazaralara girmemiş, aldığı ahlaki öğretilerle toplumu ıslah etmemiş, birbirlerinin kanını akıtan kabileleri bunca kısa süre içerisinde birbirine kardeş kılmamış, bu kısa süre içerisinde koca bir yarımadayı kendisine bağlamamıştır. 
 
Nitekim sadece veda hutbesinde 120 bin kişinin hazır bulunduğu nakledilir ki, o hutbe esnasında tüm müslümanlar orada değildi. 
 
Kimi İslam filozofları, vahyi faal akıl ile ittisal olarak açıklamıştır, buna göre ahlaki yönden tezkiye olan Peygamberler; manevi temizlenmeleri sonucu; hakikatin kapısı olan ve dini literatürde Cebrail olarak anılan faal akıl ile iletişime geçmiş ve ilahi hakikatler zihinlerine akmaya başlamıştır. Bunların hepsi çeşitli felsefi  yaklaşımlardır; bizim yakalamamız gereken nokta, biraz önce de işaret ettiğimiz gibi vahyin mümkün ve Yaratıcı adına makul olmasıdır. 
 
Yine mucizelerde de benzer durum söz konusudur. Tanrının, tarihin kimi dönemlerinde, mucizeleri gerçekleştirmesi akla aykırı değildir. Hele hele Tanrı’nın var olduğunu ve her şeye kâdir olduğunu tasdik eden biri için, asla aykırı değildir.  Deizmin, mucizeler konusundaki keskin tavrı, kendi içinde tutarlı olmamaktadır. Zira kadir-i mutlak bir varlığı kabul edip, onu belirli yönlerden kısıtlamanın anlamı yoktur. Konuyu anlamak için şöyle küçük bir mantıksal dizilimde bulunalım:
 
A ) Evrendeki fizik kurallarının koyucusu Allah’tır.
B ) Kanunları koyanın kanunları değiştirmeye gücü yeter.
Sonuç: Allah fizik kurallarına hükmedebilir, müdahale edebilir, değiştirebilir. 
 
Nitekim, modern fiziksel bulgular; evrenin determinist yapısının sorgulanmaya başlamasına sebep olmuştur. Özellikle kuantum fiziğindeki ilerlemeler, maddede daha küçük parçaların gözlemlenebilmesi, mikro boyutta işlerin sandığımız gibi belirli kurallara göre gitmediğini; küçük parçaların gözlemleyene göre farklı hareket özelliği gösterdiğini ortaya çıkarmaktadır. Bu anlamda, evrendeki “topu havaya atarsak top yere düşer” gibi birçok sabit, determinist yapının ötesinde; dış müdahaleye açık, kuantum boşlukları yer almaktadır. 
 
Basit bir örnek ifade etmek gerekirse, denizdeki su moleküllerinin aynı anda sağa ve sola ayrılması; denizin ikiye ayrılma sebebidir. Tanrının ise evrendeki tüm parçacıklarla ilişkisi olması beklenir. 
 
Esasen bu tartışma, denizin ikiye yarılması gibi büyük ve çarpıcı olaylardan öte; Tanrının iradesi ile evrene müdahale ediyor olup olmamasına dayanır. Tanrı iradesi ile evrene müdahale edebilir mi? Evet, zira o tanrı ise buna gücü yetmesi gerekir. Deistlerin de bu konuda aksi bir görüş beyan etmesi mümkün değildir. Esas soru ise buradan sonra gelir: Peki tanrı evrene müdahale ediyor mu? Bu noktada teistler evet, deistler hayır yanıtı verir. Ancak deistlerinki de – teistler adına iddia ettikleri gibi- tamamen çıkarımdır, gözlem ve ispatla desteklenemez. 
 
İki görüşün birleştiği nokta ise, Tanrının her şeye müdahale etmiyor oluşudur. Teistler, dünyanın bir imtihan alanı olduğundan hareketle, Tanrının insanları hür bırakmış olduğunu ve belirli fizik kurallarına teslim etmiş olduğunu kabul ederler; aksi takdirde ortada bir imtihandan söz edilmeyecek olduğunu ifade ederler.  Fakat teistler, bir fark ile, Tanrının “kimi durumlara” müdahale ettiğini ifade ederler. Bunlar da vahiy, kimi duaların kabul olması, kimi bireysel mucizelerin gerçekleşmesidir. Ancak bunların özelliği, dünyanın imtihan alanı karakteristiğinin kaybolmaması adına, her zaman gerçekleşmezler.  
 
Bu noktada, deistlerin şöyle bir sorusu olabilir: 
 
Madem mucizeler bazen gerçekleşiyor, neden her zaman gerçekleşmiyor da problemler kalkmıyor?
 
Biz de deistlere şöyle bir soru sorabiliriz: 
 
Madem Tanrının mucizeleri gerçekleştirme gücü var, neden her zaman gerçekleştirmediği gibi, bazen de gerçekleştirmiyor? 
 
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bunların hepsi, dünya hayatının imtihan alanı olmasından, evrenin de belirli fizik kurallarına göre işlemesinden ileri gelir. Aslolan, teistler için de, ana fizik kurallarının bozulmamasıdır. Fakat dediğimiz gibi her şeye gücü yeten bir Tanrı için; bu fizik kurallarının kimi zaman “alışılmışın dışında” işlemesi de mümkündür, akla aykırı olarak addedilemezler. 
 
BEŞİNCİ ELEŞTİRİ: Dinsiz Toplumların İleri Olduğu İddiası
 
Dini inanç oranlarının düşük olduğu bazı ülkelerde toplumsal refah seviyesinin ileri derecede olması, dini inanç oranının düşük olduğu her yerde bunun böyle olduğu anlamına gelmez. Örneğin dünyadaki ateistlerin büyük kısmı Çin’de yaşar. Çin ise, temel hak ve özgürlüklerin ciddi düzeyde tartışıldığı, sosyal medya kullanımının devlet tarafından yasaklandığı bir ülke olma özelliği taşır. Yine Kuzey Kore’nin %70’e yakını dinsizdir, ancak mâlum olduğu üzere katı bir diktatörlük, fikir kısıtlaması söz konusudur. 
 
Rusya’da da insan hakları konusunda ciddi sorunlardan söz edilir. Ayrıca bu durum sadece hukuki anlamda ilerlemeyle de sınırlandırılmaz. Örneğin Orta Doğu’da Dubai, İngiltere’nin başkenti Londra’dan ileri bir şehirleşme özelliğine sahiptir. Yani toplum ve şehirlerin ilerleyiş ve gerileyişi, sadece din ile açıklanamayacak kadar karmaşık sosyal, siyasi ve tarihi arka plana sahiptir. 
 
Bunun arkasında ekonomik güç önemli bir âmildir; şöyle ki Yahudiler de klasik semavi din mensubu olma karakteristiği taşımalarına rağmen paraya ve piyasaya hakimiyetleri sebebiyle ileri bir toplum olarak addedilmektedir. 
 
Bildiğimiz üzere, ne Kur’an-ı Kerim’de ne Hz. Peygamberin uygulamalarında; Kilise Hristiyanlığının aksine bilimi, gelişmeyi, teknolojiyi ve aklı kötüleyen herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Bilakis yoğun bir şekilde, hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda gelişimi teşvik eden; tefrika ve hırslar yerine birliğe yönlendiren sayısız ifadeler vardır. Bunlarda bir uygulama sorunu var ise, sorun bireylerde olup;  faturanın tüm bir dine kesilmesi bu anlamda bir haksızlık olacaktır. 
 
ALTINCI ELEŞTİRİ: Deizmin İbadetler, Sevap ve Günah Algısı 
 
Doğal din anlayışı kapsamında, yaratıcının evren ile aktif bir ilişki içinde olduğu fikrini reddeden deizm, bu manada dua, namaz vb gibi ibadet ritüellerini de kabul etmemekte, bunları akla aykırı bulduğunu ifade etmektedir. 
 
Oysa dua, ibadet, zikir gibi dinsel ritüellerin ruh sağlığına çok iyi geldiği sayısız araştırma ile ortaya koyulmuştur. Yaratıcı ile iletişime geçmeyi, onun kendisini dinlediği, problemlerini bildiği ve duygularını en derinden paylaştığını hissederek ibadet eden insanların ruh sağlığında ciddi iyileşmeler gözlemlenmiştir. 
 
Örnek olarak hakemli çalışmaların yayımlandığı pubmed’de yayımlanan bir araştırmaya göre, depresyon ve anksiyete ile mücadele eden 44 kadın üzerinde düzenli dua uygulamaları doğrultusunda bir araştırma yapılmış, bir yıl sonra bahsedilen ibadet ritüellerini uygulayan kadınların bir yıl sonra depresyon ve anksiyete konusunda çok ciddi oranda problemleri atlattığı gözlemlenmiştir:
 
Yine Baylor Universitesinde yapılan diğer araştırmaya göre, merhametli ve sevgi dolu bir Yaratıcı tasavvuruna sahip kimselerin yaptıkları ibadet ritüellerinin, onların endişe, sosyal anksiyete, obsesif kompulsif bozukluk gibi sorunlarla karşılaşma oranını azalttığını ortaya koyulmuştur.
 
“Prayer, Attachment to God, and Symptoms of Anxiety-Related Disorders among U.S. Adults”(“Dua, Allah'a Bağlanma ve ABD'li Yetişkinleri Arasında Kaygıyla İlgili Rahatsızlık Belirtileri”) başlıklı bu araştırma kapsamına 1,714 gönüllü katılmış, araştırmacı Matt Bradshaw özet olarak şunları söylemiştir: Birçok insan için, Tanrı güç ve güven kaynağı niteliğindedir. İbadetler doğrultusunda, insanlar Tanrı ile yakın bir ilişki içine girer ve bu güvenli bağlanma hissini oluşturur. Dolayısıyla ibadetler kişiye manevi bir rahatlama sunarak anksiyete adına daha az semptomların ortaya çıkmasına yol açar. 
 
Yine Columbia Üniversitesinde yürütülen başka bir araştırmaya göre, düzenli meditasyon ve benzeri manevi ritüellere katılan kimselerin beyin kortekslerinin bir kısmında kalınlaşma gözlemlenmiş; bunun da ibadet ve dua ritüellerine katılan insanların daha az depresyona girme sebebi olabileceği üzerinde durulmuştur:
 
 
Kısacası, deistlerin “mantık dışı” olarak bulduğu birçok ritüelin; yaratıcı ile ilişki kapsamında, insan ruh sağlığına iyi gelmesi bize bir şeyleri gösteriyor olsa gerektir. Zira bizler de deistlerle bir yaratıcıya inanır, bir yaratıcının bizi yarattığını kabul ederiz. Bu yaratıcının da dizayn ettiği insanın; ibadetler doğrultusunda bu denli rahatlık ve mutluluk hissine kavuşması elbette yaratıcı ile ilişki kurmanın mümkün olabileceğini gösteriyor olsa gerektir.
 
Kişi dua esnasında sakinleşir, “savaş ya da kaç” işlevi gören kortizol hormonu düşer, kalp atışı yavaşlar ve nefes alış verişi daha düzenli hale gelir. Zira bu aşamada kişi aşkın varlık olanla manevi bir ilişki içine girdiğini düşünür.
 
Bu araştırmaların ötesinde, deist bakış açısı ile; yaratıcı ile çeşitli ritüeller kapsamında ilişki içine girmenin mantık dışı olduğu iddia edilemez. Zira evreni var eden yaratıcının, kendi yarattığı varlıklarla sürekli ve aktif bir ilişki içinde olmaya gücünün yetmesi akla aykırı omayıp, aksi mantıksız niteliktedir. 
 
YEDİNCİ ELEŞTİRİ: Deizmin Tanrının İnsandan Beklentisi, Günah ve Sevap Tutumu
 
Bir kısım deistlerde “Tanrı insanla uğraşmayacak kadar büyüktür” gibi bir iddia söz konusudur. Bu iddianın altı ise “Tanrı insanların davranışlarıyla, cinsel tutumları ile uğraşmaz” gibi bir görüş ile doldurulup Tanrının emir-yasak kapsamında insanlara herhangi bir dayatmada bulunmayacağına benzer ifadelerde bulunulur. 
 
Oysa, büyüklük bir şeyi “umursamamak”la ölçülemez. Bilakis umursamama tutumu, çoğu kez bir acziyetten gelir. Bir insan bir şeyi umursamama işini, onunla mücadele etmekten veya o durumu değiştirmekten umudu kestiğinde yapmaya başlar.  Onu göz önünde bulundurmamaya, zihninde onu bir sorun haline getirmemeye çalışarak kendince zihinsel bir pozisyon almış olur. 
 
Yukarıda bahsettiğimiz gibi, evreni yoktan var eden bir yaratıcının, yarattığını “umursamaması”, onun tanrılığı noktasında bir sorun haline gelir. Yarattıklarını umursamayacak, onlara doğru yolu göstermeyecek, onları yaptıkları noktasında hesaba çekmeyecek bir yaratıcının evreni yaratma amacı ve gerekliliği sorgulanmaya başlanır.
 
Yukarıdaki durumun aynısı, dinlerdeki sevap-günah algısı için de geçerlidir. Yaratıcının insanların doğru veya yanlış kapsamında bir sınava tabii tutması, adalet gereği davranışlarını detaylı bir şekilde değerlendirmesi akıl dışı addedilemez. Buna dinsel kavramda “sevaplar ve günahlar” adı verilmiştir.  Buna göre iyilik yapanlar mükafatlarını alacaklarken, diğer varlıklara kötülük yapanlar, yaratılışlarının gereğini yapmayanlar da cezalandırılırlar. 
 
Bu konuda ayette şöyle geçer: 
 
“Ey oğlum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yerin derinliklerinde de bulunsa da, Allah onu karşına getirir. Şüphesiz Allah, latif olandır, (her şeyden) haberdardır.” (Lokman / 16)
 
“Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona  getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.” (Enbiya / 47)
 
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa karşılığını görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse karşılığını görür.” (Zilzal 7/8)
 
Zaten her şeye gücü yeten bir yaratıcıya yaraşan da bu’dur! İnce hesabı yürütebilmeli, kullarının içlerine ve dışlarına ilmi ile hâkim olabilmeli ki; o bir yaratıcı sıfatına sahip olsun. 
 
SEKİZİNCİ ELEŞTİRİ: Deizmin Tüm Dinleri Aynılaştıran Tutumu
 
Deistlerin “yüzlerce din var, hepsi aynı” ya da “hangisi doğru bilinemez” şeklindeki tutumları hatalıdır. 
Zira İslâm, sunduğu İlah tasavvuru ile, açık ara yeryüzünde var olan dinler arasından en makulü olma özelliği taşımaktadır. 
 
Örnek olarak İslâm’da Yaratıcı birdir, dolayısıyla daha bu noktada yüzlerce dinden ayrılır.
 
 Evrenin içinde değil evreni aşkın bir varlıktır. Nitekim bu tasavvur da doğrudur. Zira binlerce yıldır materyalist ve budistlerin inançları aksine evren ezeli değildir, yani sonradan var olmuştur. Sonradan var olan bir maddesel bütünlüğü tanrıyla özdeşleştirmek büyük bir hata olacaktı. 
 
– Ezeli ve ebedidir. Bir varlık zamanın kendisinden önce varsa ezeli ve ebedi olabilir. Evrende bulunan maddenin ise, zamanın varlığından sonra oluştuğunun ispatlanması üzerine oluştuğunu kabul edersek güneş, ay veya herhangi evrene ait bir kavramın kutsal ve ilah sayılması da mantıksız olacaktı. 
 
– Yemeye, içmeye, çoğalmaya ihtiyaç duymaz. Pagan dinlerinin aksine kendisinde bir muhtaçlık yoktur. Evreni de bir ihtiyaç gereği değil; “her şeyi yaratma gücü” varken, ebedi huzuru kazanmayı hak edebilecek potansiyelde varlıklar yaratması erdeminden ötürüdür. 
 
– Geçmişi de, geleceği de aynı anda bilebilir. Uzak doğu dinlerindeki gibi karma kaderine mahkum değildir. Zamanı var eden varlığın geçmişi ve geleceği aynı anda görebilmesi de felsefi anlamda mümkündür. 
 
– Çocuğu veya akrabalık bağı yoktur. Günümüz Hristiyanlığındaki gibi, herhangi bir varlıkla birlikte ezeli değildir. Tek başına ezelidir. 
 
Birçok batılı felsefecinin dahi itiraf ettiği üzere, İslam’ın tanrı tasavvuru felsefi olarak en yalın, en gerçekçi ve soyutluktan uzak bir tasavvurdur. Bu gerçeği görebilmek için müslüman olmaya da gerek yoktur, zira bu aşikar ve net bir gerçektir.
 
Deistlerin İslâm dini içinde eleştirdikleri noktalar, 15-20 argümanı geçmez. Bunların da birçoğunun izâhı söz konusu olup, bir kısmı da zamanla gerek dinin anlaşılması gerek de biz müslümanların hataları neticesinde yanlış anlamlara çekilebilmişlerdir. Kısacası İslâm’a karşı deist yaklaşım, bir ifadeyle “pireye kızıp yorganı yakmak” ifadesi ile anlatılabilir. 
 
Sonuç olarak deizm, Tanrı tasavvuru konusunda tutarsız yaklaşımlara sahiptir. Zira deizme göre evreni aşan, ulu ve yüce olan varlığın, insanları imtihan ediyor olup olmaması dahi belli değildir. 
 
İnsanları bu dünyaya terk eden, akıbetleri konusunda kendilerini bilgilendirmeyen, dualara yanıt vermeyen, dünyadaki hiçbir noktaya herhangi bir müdahalede bulunmayan bir tasavvurun, “emekliye çekilmiş bir tanrı” algısı üreteceği aşikardır. Emekliye çekilmek de başlı başına, yorulma gibi bazı aciz sıfatları akla getirmektedir ki, İslam’da var olan “yaratıcıyı tüm beşeri özelliklerden tenzih” yaklaşımı karşısında sınıfta kalmaktadır. 
 
Deistler için tek dönüş kuşkusuz ki akılla, mantıkla, vicdan ve hikmetle anlaşılacak ''İslâm dini''dir. 
 
Kaynak: www.dusunenmusluman.com

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.