"> " /> "/>
Sosyal Medya

Ahmet Davutoğlu konuştu: Benim yeni hâlden kastettiğim, bir iç muhasebeyle kendimize çeki düzen vermek

Eski Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Konya’da konuk olduğu TV programında siyasi tartışmalarla ilgili dikkat çekici değerlendirmeler yaptı. ‘’Diyanet’in Yenikapı’daki teravih namazı etkinliği’’ni neden eleştiriyor? Ramazan atmosferinde yapılan dini etkinlikler siyasete mi alet ediliyor? Dini değerler siyasi ve ekonomik çıkarlar uğruna kullanılıyor mu? Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hangi uyarıları yaptı?



Konya Dostları Platformu’nun dünkü iftarına katılan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, dinin siyasi ve ekonomik çıkar için kullanılmasına sert tepki gösterdi, ‘’Özellikle bugünlerde dinimizin siyasal ve ekonomik çıkar uğruna hoyratça kullanılması kim tarafından yapılırsa yapılsın, biraz önce bahsettiğim emanete asıl ihanet odur. Biz bu emanete sahip çıkacağız. Yılmayacağız’’ dedi.

Davutoğlu, iftar sonrasında Kanal 42’de katıldığı TV programında Kerem İşkan’ın sorularını yanıtladı, siyasi ve ekonomik gündeme ilişkin dikkat çekici açıklamalar yaptı. Davutoğlu, yeni parti çalışmalarıyla ilgili soruları da yanıtladı, ‘’Ya yeni bir hal ya da izmihlal’’ davetiyle yaptığı çıkışın ne anlama geldiğini anlattı.

ÜLKEMİZİN GENEL AHVALİ İÇİN DE HEP BERABER KONUŞMAMIZ İSTİŞARE ETMEMİZ GEREKEN ŞEYLER OLUYOR

Ramazan boyunca dostlarla iftar buluşmaları yaptınız farklı şehirlerde.
Diyarbakır, Ulu Cami’nin birçok açıdan özel bir yeri var bende. Ulu Cami’nin içinde olduğum anın özel bir etkisi oluyor. Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Nebevi, Mescid-i Aksa, Diyarbakır Ulu Cami ve Bursa Ulu Cami. Ayrıca sosyal ortam olarak da etkilidir. En zor şartlarda da gittim Diyarbakır’a. Terörle mücadele devam ederken. Daha 2013 yılında gittim konferans verdim. Bütün o şartlarda Diyarbakır bizi hep muhabbetle kucakladı. Bir şeyi hissediyorsunuz. Bir şehri siz sevdiğinizde o şehrin mensupları da sizi seviyor. Bu sevgiyi tarif etmek de mümkün olmuyor. Çok güzel geçti Diyarbakır. 12-14 saat kaldık ama iftarla sahur arası üç dört farklı mekanda ayrı sohbetler, iftar ayrı güzel… Sahur, sabah namazı, Ulu Cami, Hz. Süleyman Camii… Çok güzel bir ziyaretti Hamd olsun.

 

 

 

 

YENİKAPI’DAKİ TERAVİH GÜZEL AMA SİYASİ BİR ANLAM TAŞIMASI RAMAZAN İKLİMİNE AYKIRI

Yenikapı’daki teravih namazıyla beraber bazı tartışmalar başladı. Bu kadar çok dinin siyasetin içine girmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ramazan bir iklimdir. O iklim, oruç tutanı tutmayanı, Müslümanı, gayrimüslimi kuşatır. Osmanlı dönemi İstanbul ramazanlarına, bizim çocukluğumuzda dahi, İstanbul’daki mahalle kültürüne baktığımızda, ramazanda gayrimüslimler de açıkta yemek yemez, ramazan ikliminden istifade ederler ve ramazan iklimine muayir bir çaba içine girmezlerdi. Dolayısıyla birleştirici bir motiftir ramazan. Herkesin bir şekilde hissiyab olduğu bir iklim oluşur. Tabi, ramazanın seçim öncesine geldiği dönemlerde bazen seçimin iklimiyle ramazan iklimi bir uyum içine giremiyor. Seçimin iklimi, bir taraf olmayı getiriyor. Ramazan iklimiyse tüm tarafları aşarak muhabbet duymayı getiriyor. Ramazanın birleştirici olması gerekir. Ben prensip olarak görevlerim esnasında dini atmosferin içinde siyasi mesajlar vermeyi doğru bulamadım. Bazen kaçamadığımız haller dışında cami içinde mümkün olduğu kadar izin vermemek lazım. Orası ayrı bir mekan. Orada ola ki farklı siyasi görüşlerden olanlar olur, sizinle aynı düşünmeyenler olur, sizi sevmeyenler olur. Oraya gelenler Allah sevgisiyle geliyor. Bunlara özen göstermek gerektiği kanaatindeyim. Tabi teravihin açık bir alanda geniş katılımla kılınması güzel ama bunun siyasi bir anlam taşıması ramazanın bu iklimine aykırı olur. Bizim bu birleştirici iklimi korumamız hepimiz için önemli.

BUNU KİM YAPARSA YAPSIN DOĞRU DEĞİL

Doğası gereği siyaset ayrıştırır, farklı görüşler ortaya çıkar. Doğası gereği de ramazan birleştirir. Eğer siyaseti tek tip yaparsanız siyasetin doğasına aykırı olur. Her fikir olabilir siyasette. Ramazan da herkesin birleştiği bir atmosferi farklı siyasi görüşlere göre değerlendirmeye kalkarsanız o da olmaz. Bunu kim yaparsa yapsın doğru değil. Hangi parti yapmış olursa olsun. Hangimiz yapmış olursak olalım, doğru değil. O birleştirici özünü, ramazan iklimini korumak lazım.

 

 

 

 

MEHMET GÖRMEZ, DİYANET’TEN KENDİ İRADESİYLE AYRILMADI

Mehmet Görmez’le ilgili bazı polemikler oldu.
Ben Mehmet Görmez Hocamızı akademik hayattan da tanırım. Diyanet İşleri Başkanı’yken, Dışişleri Bakanı olarak da birlikte çalıştık. Döneminin uzatılması benim Başbakanlığım dönemindeydi. Hatırlarsanız, bir karar alarak doğrudan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı başbakanlığa bağlamıştım. Bir bakana değil de Başbakanlığa çünkü Diyanet teşkilatının bir bürokratik mekanizma gibi görülmemesi gerekir, herkesin saygı duyduğu, bağlı olduğu Başbakanın da, Cumhurbaşkanının da bütün kurumların saygı duyması gereken bir makam o. Dolayısıyla, özellikle yurtdışında Türkiye’deki İslami kültürün tanıtılmasında ve yurtdışındaki kardeşlerimizin bağları konusunda Mehmet Hocamızın çok büyük katkıları olmuştur. Ve görevden ayrılmak zorunda kaldığında diyeyim, kendi iradesiyle ayrılmadığını da ima etmiştir. O zaman da çok açık bir ifadeyle açıklama yapmıştım; Diyanet İşleri Başkanlarının görev süresi dolmadan çok zaruri bir gerekçe yoksa, ayrılmasını da alınmasını hele hiç doğru bulmadığımı da ifade ettim. Dolayısıyla Mehmet Görmez hocamızın bu konulardaki hassasiyetini gördüm. Hepimiz eleştiriye muhatap oluruz. İlim adamları da, din adamları da eleştiriye muhatap olabilirler ama tabi belli bir edep adap içinde olmalı yoksa ilmi tartışmalarda mutlaka karşılıklı görüşler ifade edilir ama nezaketi, nizahati korumak şartıyla.

HALKTAN KOPUŞU, KİBİRİN, GÖSTERİŞİN ARTMASINI 7 HAZİRAN’DA GÖRMÜŞTÜK

‘Ya yeni bir hal ya da izmihlal’ dediniz, bu yeni bir işaret mi?Biraz önce ramazanın muhasebe ayı olduğunu söyledim. Dolayısıyla biz öyle dinamik bir hayat akışına inanırız ki, sürekli kendimizi sorgulama, kendimizi yenileme ihtiyacı içindeyizdir. 
Bugün de maalesef toplumumuzda yaşanan gelişmeler ve bu gelişmeler etrafındaki tartışmalar göz önüne alındığında benim yeni hâlden kastettiğim, bir iç muhasebeyle kendimize çeki düzen vermek ve toplumda, özellikle son dönemde yaygınlaşan bazı algıları radikal şekilde değiştirecek adımlar atmak. 7 Haziran seçimlerinde hatırlarsanız Türkiye’de oy oranının düşmesiyle ilgili araştırmalar yaptığımızda belli şeyler görmüştük. Mesela halktan kopma, biraz gösteriş, kibir, bunun artması, tevazudan kopuş…

 

 

 

 

YAYGINLAŞMAKTA OLAN YOLSUZLUK ALGILARI VARDI, ADIMLAR ATTIK

Yolsuzluk algıları, yaygınlaşmakta olan yolsuzluk algıları… O zaman başbakandım, genel başkandım… O zaman da arkadaşlara söyledim; biz bu hâli değiştirmezsek, iktidar olabiliriz ama bu iktidarı ahlakla mecz edemeyiz, bu iktidarı gönül iktidarı hâlinde tutamayız. Fiili bir gücü elimizde tutarız ama halkın gönlünü kaybederiz. Nitekim, o zaman 1 Kasım seçimleri öncesi, genel kongremizde siyasi etik kurulu kurduk, bir takım adımlar attık ve halktaki bu algıyı nasıl değiştiririz diye yani bu tabiri kullanarak söylüyorum; yeni bir hâlle nasıl halleniriz diye çaba sarf ettik.

BU TAAHHÜTLE HALKIN KARŞISINA ÇIKTIĞIMIZDA ÇOK CİDDİ BİR OY PATLAMASI YAŞADIK

Ve bu taahhütle halkın karşısına çıktığımızda çok ciddi bir oy patlaması yaşadık. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde alınan en yüksek oyu aldı AK Partimiz. Şimdi de eğer ciddi bir siyasi eleştiri ihtiyacı varsa ki, herkes yapıyor. Bazı şu anda partide görevli olan arkadaşlardan açık bir şekilde ‘tövbe istiğfar’ ifadeleri sarf ediliyor. Dolayısıyla, herkes farkında ki bazı şeylerin değişmesi lazım. Eğer bu şeyler değişmezse halkın gönlündeki yerin değişeceğinin bilinmesi lazım.

BENİM YENİ HÂLDEN KAST ETTİĞİM, BÜTÜN BU DEĞİŞİMİ DOĞRU OKUMAK, ADALETTEN AYRILMAMAK

Dolayısıyla benim yeni hâlden kast ettiğim, bütün bu değişimi doğru okumak, halkın rahatsız olduğu şeyleri görmek, onları tekrar etmemek, adaletten ayrılmamak. Yolsuzluk algısına karşı net ve doğru kararlar almak. Ehliyet ve liyakat esaslarına hürmet etmek. Kimin hangi alanda ehliyeti varsa o alanda görev alması. O anda o kişinin ihtiyacına göre değil. O makamın, o görevin gerekliliklerine göre davranmak lazım. Burada, son dönemde yapılan atamalar, tartışmalar etrafına bakıldığında, bir insan çok değerli olabilir ama o değeri hangi ihtisasındaysa orada değerlendirmek lazım.

İNSANIN HAYATINI TANZİM EDEN BİR DEĞERLER MANZUMESİ: BİR YENİLENMEYE İHTİYAÇ VAR

Şimdi ciddi bir algı sıkıntısı yaşanırken benim de kast ettiğim; bu yeni hâli bir şekilde muhasebe edip yeni bir hâlle hâllenmek lazım. İlmihal deriz değil mi? Yani insanın hayatını tanzim eden bir değerler manzumesi. Bu anlamda bir yenilenmeye ihtiyaç var. Bunu bundan sonra da dile getirmeye devam edeceğim. Bir yenilenmeye ihtiyaç var. Gerektiğinde bir özeleştiriye ihtiyaç var.

YENİLENME AK PARTİ’DE GERÇEKLEŞMEZSE: BU YENİ HÂLİN GEREKLİLİKLERİ NEYSE ONU YAPACAĞIZ

Peki bu özeleştiri, yenilenme sizin de içinde olduğunuz parti içinde gerçekleşmezse Ahmet Davutoğlu ne yapacak?
Biz bu yeni hâlin gereklilikleri neyse onu yapacağız. Şu anda elimizden geldiği kadar, dilimizle ifade edebildiğimiz kadar yapılması gerekenleri söyledik. 31 Mart seçimlerinden sonra bir müddet bekledim. O zaman YSK bir karar aldı; bir şekilde mazbatayı verdi. Bir tartışma belli aşamada bittiği zaman bir açıklama yaptım. Bu yeni hâlin ana unsurlarını söyledim aslında. Sonra değişik vesilelerle de bunu gündeme getirdim.

 

 

 

 

BANA YÖNELTİLEN NEZAKETSİZ SUÇLAMALARA 3 YILDIR SESSİZDİM ÇÜNKÜ…

Niye şimdi diye sorulduğunda da; 3 yıldır ben partimize de ülkemize de zarar gelmesin, bir şekilde kimse bu eleştirileri istismar ederek bir sıkıntı doğurmasın diye, bizden gelecek bu yeni hâlin unsurları diyebileceğimiz meseleleri, bana karşı yöneltilen son derece haksız, son derece nezaketsiz suçlamalara benim partim sessiz kaldığı halde ben de sessiz kaldım. Zaten parti içinden de son derece haksız mülahazalara, benimle birlikte yan yana çalıştığım arkadaşlarımdan kabul edilemez, olayların iç yüzünü bildiği halde kabul edilemez şeyler geldi. Ben bu sükûtu tercih ettim.

ŞU AN KONUŞMA VAKTİ VE BEN KONUŞMAYA DEVAM EDECEĞİM

Şimdi önümüzde 4 yıl var. Seçimsiz geçmesi beklenen 4 yıl.  Şu an konuşma vakti ve ben konuşmaya devam edeceğim bu anlamda. Yolu gösterme, doğruyu anlatma, olumlu şeylerde olumlu deme, mesela biraz önce basın sorduğu zaman onu söyledim…

 

 

 

 

ADALET REFORMU DOĞRUDUR, ÖNEMLİ BİR KISMI BENİM BAŞBAKANLIĞIM DÖNEMİNDE DE AÇIKLANMIŞTI

Sayın Cumhurbaşkanımızın adalet reformu doğrudur. Bunun yapılması iyi ama bu reformu sadece bir reform söylemi olarak değil uygulamada göstermek lazım. Ben çok mutlu oldum. O reform ana stratejisinin önemli bir kısmı benim Başbakanlığım döneminde de açıklanmıştı. Şimdi daha da genişletilerek, bazı yeni unsurlarla birlikte, yeniden gündeme getirilmesi doğru olmuştur. Çünkü adalet algısıyla ilgili ciddi sıkıntılar var. Uzun tutukluluklara karşı olduğumu başbakanken de ifade ettim. Tutuklu yargılamalara karşı olduğumu Başbakanken de ifade ettim. Ben tutuklu yargılamayı, zorunlu bir hal olmadıkça, empati yapmak durumundayız. Sonunda beraat edebilecek olan birini hapishanede tutmanın, özgürlüğünü kısıtlamanın hiçbir hak, hukuk, kul hakkı bakımından izah edilebilecek bir yanı yoktur. Şu anda 10binlerce insan hapishanelerde bu haldeyse bir dönüp bakmamız lazım. Bu insanların eşleri var, çocukları var, aileleri var, o ailenin çocuklarının o babaya, anneye ihtiyacı var. O zaman ne yapmak lazım? Yargı sürecini hızlandırmak lazım. Hızlandırırken de dikkatsiz davranmadan hızlandırmak lazım. Ve tutuklu yargılamalara, çok istisnai durumlar olmaksızın hani yargılamanın doğası gereği ihtiyaç olan bir son vermek lazım. Nihayet bu reform stratejisinde bunlar ele alınıyor. Mesela bu sevindirici bir gelişme. Bunda mutlaka teşvik etmek gerekir ama yanlış bir şey gördüğümüzde de konuşmamız gerekir.

HER AN ZİKRETMEKTENSE HZ. ÖMER’İN ADALETİNİ UYGULAMAK DOĞRUDUR

‘Hz. Ömer devrinde onu eleştirenler Bizans casusu olarak değerlendirilmedi’ siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Hz. Ömer’in adaletini her gün her an zikretmektense Hz. Ömer’in adaletini uygulamak doğrudur. Bin kere zikretmektense bir kere uygulamak doğrudur. Adalet, zikredilerek konuşularak sağlanan bir şey değil uygulanarak sağlanan bir şey. Doğrudur, benim açıklamalardan sonra o kadar farklı yorumlar, tahmin edeceğiniz belli çevreler yaptılar ki, peki Hz. Ömer’i kılıçla düzeltiriz diyen bir ashaptan bahsediyoruz. Kılıç da değil sadece sözle, kanaat beyan ettiğinizde şu veya bu çevrenin casusu, bölücü, hain dediğinizde insanlar konuşamazlar. Konuşamadıkları zaman da daha büyük bir sıkıntı çıkar. Onun için bugün konuşmada onu zikrettim. Hz. Ömer, ganimetleriyle ilgili soru sorulduğunda ve bir adaletsizlik olduğu yüzüne söylendiğinde, oğlu Abdullah Bin Ömer izah etmek durumunda kalır malum ama kimse de ashabı dışarı çıkarken ‘nasıl Emir el Mü’min’i eleştirirsin’ diye sorguya çekmez. Burada muhtevaya bakmak ve cevap vermek gerekir. Öyle bir iklim oluştu ki en küçük eleştiri veya fikir beyanı bile hemen itham edilmeye başlandığı zaman bir toplum için en ürkütücü olan, düşünmekten korktuğu andır. Konuşmaktan korktuğu andır. Bunun olmaması lazım. 
Benim yeni hâlden kast ettiğim bunları içeren bir şey. İklimi değiştirmeliyiz. Kendi davranışlarımızı değiştirmeliyiz. Duruşumuzu sağlam bir zemine oturtmalıyız.

KONUŞMAKTAN KORKMAYIN DERKEN KASTIM ŞU

Siz hep vurguluyorsunuz ‘Konuşmaktan korkmayın’ diye. Nasıl açılacak bu yol? 
Konuşmaktan korkmayın derken kastım şu: Birincisi, otosansür yapmayalım. Yani bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket sansürse ondan daha büyüğü otosansür. Öyle bir iklim oluşur ki herkes kendisi, kendini sansür etmek zorunda hisseder. O zaman da tabiriyle ‘resmi görüş ile şahsi görüş’ ayrışmaya başlar. Kapalı kapılar ardında dile getirilenlerle, kamuoyunda söylenenler aynı olmamaya başladı mı orada bir huzursuzluk doğma ihtimali… İkincisi de ‘konuşmaktan korkmayalım’ derken vermeye çalıştığım mesaj şu; mahallelerimizden çıkalım ve konuşmaya başlayalım. Küçük topluluklar içine sıkışmayalım. İstanbul’da Kadıköy’de bir mahalle var, bir de diyelim Bağcılar’da bir mahalle var. Tamam, atmosfer farkı olur ama birbirleriyle iletişime geçmemesi konuşmaması halinde iki ayrı dünyaya dönüşmeye başlar ve kutuplaşma artar. Haliyle, Şimdi herkesin, hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun, hangi mezhebe, etnik kökene mensup olursa olsun mahallelerinden çıkmaktan ve konuşmaktan korkmaması gerekir. Çağrım bu. Bu olduğu zaman eminim Türkiye’de birçok meseleler çok daha açık yüreklilikle konuşulacak ve insanlar arasındaki bariyerler ortadan kalkacak.

BAZILARI BUGÜNLERDE BİZİM NİYETİMİZİ SORGULUYOR VE HÜKÜMLER DE VERİYORLAR

Ailenize kadar saldırılar, çok ciddi iftiralar oluyor ama hükümet kısa bir süre geçmeden sizin söylediklerinizden ‘reform paketi’ adı altında istifade ediyor. Ne düşünüyorsunuz? 
Keşke istifade ediliyorsa ben bundan mutlu olurum. Bazıları bugünlerde bizim niyetimizi sorguluyor ve niyet sorgulaması üzerinden hükümler de veriyorlar. Hatta işte ben açıklama yapıyorum, eşimin konferansı iptal ediliyor. Bir yere gittiğimizde, insanlar, eskiden muhabbetle karşılayanlar tedirgin karşılıyor. Şimdi bu doğru bir şey değil, ben aynı Ahmet Davutoğlu’yum. Başbakan iken muhatap oldukları Ahmet Davutoğlu’yla bugünkü Ahmet Davutoğlu arasında bir fark yok. Bir makamda oturanla ilim adamı olarak fikir serdeden iki şahıs arasında da bir fark yok, şahsiyet değiştirmedim, kimlik değiştirmedim. O zaman peki bana dönük olarak tavır niye değişti? Suçum, partimizi ve ülkemizi zor duruma sokmamak ve bir ikilik ortaya çıkmasını engellemek için kimsenin terk etmeyeceği düşünülen bir makamı terk etmiş olmak mı? Bunlar işte yeni hal diye, şahsileştirmeden söylüyorum, benim şahsiyetim değişmemişse, o zaman bu tavır değişikliğinin muhataplarında bir değişiklik var demektir. Ama olumlu yönde bir adım atılıyorsa söylediğimiz hususlarda, bundan sadece memnuniyet duyarız.

SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZA ANAYASA PAKETİYLE İLGİLİ TEFERRUATLI BİR METİN VERDİM VE ŞU DEĞİŞİKLİKLER YAPILIRSA İLERİDE ŞU SIKINTILAR ÇIKMAZ DEDİM

Ben Sayın Cumhurbaşkanımıza anayasa paketiyle ilgili çok teferruatlı bir metin verdim ve şu değişiklikler yapılırsa ileride şu sıkıntılar çıkmaz, aksi takdirde devlet mimarimiz bozulacak dedim, kendisine arz ettim 2,5 saat Meclise sunulduğu zaman. Şimdi aradan bir uygulama dönemine geçtikten sonra hepimizin tekrar bakması lazım. İnsanız hata yapabiliriz, düzeltme yollarına bakmak lazım. Bugün ben devlet hayatının ne durumda olduğunu görebilecek imkanlara sahibim, bürokrasi çok ciddi sıkıntı içinde, kıdem, hiyerarşi ve iç iletişim bozulmuş durumda. Bu devletin dakika kaybetmeye tahammülü yokken, sistem belirsizliği sebebiyle, işleyiş belirsizliği sebebiyle haftalarını, aylarını kaybetmesi doğru bir şey değil, dünyamız da değişiyor. Ben gözlüyorum, onun için ümidinizi kaybetmeyin, her şeyin kaybedilmesi halinde ikamesi olur ama ümidin olmaz diyorum, çünkü gençlerdeki ümitsizliği görüyorum. Bunu görmemek bir çözüm değil.

BİR SUÇLU ARAMAK PEŞİNDE DEĞİLİM… BİR HÂL İLE HÂLLENMEKTEN KAST ETTİĞİM TAM DA BU

Bizim iktidarımız döneminde yine yurt dışından Türkiye’ye gençlerin gelmeye ve bunun için biz bilim ataşeleri kurduk, yurt dışındaki beyni Türkiye’ye aktarmaya ve Türkiye’ye gelmeye çalışıyordu. Şimdi dışarı gitme çabası varsa bizim bunu görmemiz lazım. Buna gözümüzü kapatarak bu gençlere deva olamayız. Benim bu anlamda yüreğim yanıyor. Bu gençlerin hepsi bizim için bir büyük imkan, bu milletin zihin kapasitesi. Sorduğumuz gençler eğer bir an önce yurt dışına gideyim diye bir cevap veriyorsa, bütün anketlerde bu çıkıyorsa, o zaman oturup düşünmemiz lazım bizim. Bir suçlu aramak peşinde değilim, ama bir hâl ile hâllenmekten kast ettiğim tam da bu. Biz bu gençlere ne bırakacağız? 
Oradan babamla atıfla aslında babamı kastettiğim bütün babalarımız bir büyük hülyayla bizi yetiştirdiler, kendileri okumadılar bizi okuttular. Benim iki annem de ilkokula gitme imkanı bulmamıştı. Babam ilkokulu bitirdiğinde çalışmak zorunda kalmıştı İkinci Dünya Savaşı şartları içinde ve orada karşılaştıkları zorlukları biliyorsunuz hepimiz. Niye bu kadar itinayla bizim üzerimizde durdular? Hepimizin babası, annesi böyle. Benim kaygım, bizden sonraki gençlere biz o ümidi aşılayabilecek miyiz? Bunu tartışmamız ve konuşmamız lazım, bunu da konuşmaktan korkmamak lazım. Dolayısıyla eğer olumlu adımlar atılırsa ben bundan sadece mutlu olurum, herhangi bir başka şeyin peşinde değilim.

ESKİ SİSTEMİN ÇARPIKLIĞI YÜZÜNDEN YILLARCA OMUZ OMUZA VERDİĞİMİZ CUMHURBAŞKANIMIZLA YOLLARIMIZI AYIRMAK DURUMUNDA KALDIK

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yürürlüğe gireceği dönemde de birtakım şerhler koydunuz, Cumhurbaşkanını uyardınız. Bu haliyle nereye gidiyor Türkiye, endişeleriniz var mı?
Bunu derken şunun yanlış anlaşılmasını istemem: Eski sistemin doğru olduğunu söylemiyorum, hiçbir zaman söylemedim. Zaten eski sistemin çarpıklığı yüzünden yıllarca omuz omuza verdiğimiz Cumhurbaşkanımızla yollarımızı ayırmak durumunda kaldık, çünkü o sistemin çarpıklığı Cumhurbaşkanı ile Başbakan ilişkilerini bir çatışma ilişkisini dönüştürüyordu.

BİNALİ BEY İLE İLİŞKİSİ AYRI… BEN MİLLETİMİN HUZURUNDA HESAP VERECEĞİM YERDE, O YETKİYİ KULLANMAK İSTERİM

Ama Binali Bey’le o çatışmayı yaşamadı Cumhurbaşkanı.
Tabi o ayrı bir ilişki, ben o konuda yorum yapmam. Ama ilkesel olarak şunu hayatımda benimsemişimdir: Rabbimin huzurunda, milletin huzurunda hesap vereceğim yerde, o yetkiyi kullanmak isterim. Ha bu Cumhurbaşkanımızla aramızda bir ihtilaf konusu olduğunda da oturur konuşuruz. Ama bir yer geldiğinde bunun, işte o zamanki tartışmaları biliyorsunuz, şeffaflık yasası, imar yasası, etik yasası bence bunlar siyaset yapmanın ana sebepleri. Ben bunları yapamadığım yerde bir çatışma sebebi olmaktansa çekilmeyi tercih ederim, ettim.

GERİYE BAKMAYI UYGUN GÖRMEDİM HİÇBİR ZAMAN, AMA DOĞRU YAPTIĞIMA İNANIYORUM

Doğru muydu o zamanki kararınız? Şu anda…
Ben iç huzuru duyuyorum. Bir sürü yorumlar yapıldı, şimdi o dosyayı tekrar açıp geriyi konuşmak istemem, önüme bakmak isterim. Ama şunu göstermek için söylüyorum: Bu 12 Eylül Anayasası Cumhurbaşkanının hep asker olacağı düşüncesiyle yetkileri onda toplayıp sorumluluğu hep halkın seçtiği başbakana yüklemişti. Bu Sayın Özal döneminde Sayın Evren’le ilişkide, daha sonra rahmetli Erbakan Hocamızla Sayın Demirel’in ilişkisinde, Sayın Sezer’le rahmetli Ecevit’in, hep bunlar yaşandı. Ha bizde bu dışarı çok yansımadı, çünkü buna zarar vermekten Allah şahit hep imtina ettim. Ama bir yer geliyor ki bir karar veriyoruz. O çarpık sistemi sürdüremezdik biz, onu demeye çalışıyorum, onun için bu konuya girdik, yoksa bu konuları çok gerekmedikçe kullanmak istemem, konuşmak da istemem. Geriye bakmayı uygun görmedim hiçbir zaman, ama doğru yaptığıma inanıyorum, bugün de iç huzurum var. 
Benim doğrumun tek ölçüsü var, Peygamber Efendimizin kalbinize bir sorun, kalbiniz ona mutmainse orada bir şey vardır. Kalbinizi huzursuz eden şeyden korkun, çünkü o kalp yanılmaz. Allah insan fıtratında böyle bir şey vermiş. Onun için de hep söylerim, en güçlü kişi kendisiyle barışık olandır, daha çok malı, mülkü, daha çok iktidarı olan değil, kendinle barışıksan…

ÇARPIK BİR İSTEMDİ, DEĞİŞMESİ LAZIMDI. AMA DEĞİŞMESİ İKİ YÖNDE OLABİLİRDİ

Bu anlamda onu tartışmıyorum geriye dönük. Çarpık bir istemdi, değişmesi lazımdı. Ama değişmesi iki yönde olabilirdi; ya parlamenter sisteme dönüp bütün yetkileri başbakanda toplamak ve hesabı başbakandan sormak, cumhurbaşkanını sembolik yapmak ya da başkanlık sistemine geçmek, ama pür başkanlık sistemi, yani karma bir sistem değil. Pür başkanlık sisteminin esası da kuvvetler ayrılığı prensibidir.

3 YILDIR BENİMLE PROGRAM YAPACAK CESARETİ GÖSTEREN BİR TELEVİZYON KANALI ÇIKMADI

Bunları ben hep Sayın Cumhurbaşkanımıza o zaman da arz etmeye çalıştım, kamuoyuna da paylaşmaya çalıştım ama 3 yıldır sizin kanal dışında benimle program yapacak cesareti gösteren bir televizyon kanalı çıkmadı; yani bunu ifade edeyim. Bazıları şunu söylüyor: Niye bunları kamuoyuyla paylaşmadın? Hani Oxford vardı okumadık mı diye bir söz vardır, biz imkanımız oldu da paylaşamadık mı? Ama elimden geldiği kadar bunları paylaştım. 
Şimdi bütün bu tecrübe yaşandıktan sonra, bütün yetkililerimizin, hepimizin soğukkanlı bir şekilde değerlendirmesi lazım, yaptığımız çağrı bu. Bu devletin eğer kilometre taşları, bina taşları, sütunları tekrar inşa ediliyorsa, burada tecrübenin, burada devlet birikiminin ve oradan gelen büyük devlet tecrübesinin iyi bir şekilde değerlendirilmesi lazım. Bu, yapılan her şey yanlıştı anlamına gelmiyor, doğru adımlar da atıldı. Dediğim gibi, yetkinin tek elde toplanması doğrudur hiç şüphesiz. Ama ben o zaman da ifade ettim, cumhurbaşkanı yardımcısının mutlaka seçimle gelmesi lazım devletin başına geçeceği için gelmesi lazım, yani halkın rızasını almamış birinin devletin başında bir saniye durması –ben bunu Sayın Cumhurbaşkanımıza da arz etmiştim- doğru bulmam.

 

 

 

 

YASAMANIN MUTLAKA GÜÇLENDİRİLMESİ LAZIM

Ve birçok unsur, işte yasamanın mutlaka güçlendirilmesi lazım… Mesela son devlet mimarisi oluşumunda bunu da açık yüreklilikle paylaştım, ulaşabildiğim arkadaşlara ulaşmaya çalıştım, müsteşarlıkların kaldırılması doğru değildi. Bu bizim modern dönemdeki, yani Tanzimat’tan bu yana gelen bir devlet sürekliliği içindeydi, başka yapılar, çerçeveler oluşturabilirdi. Yani hem pratik, hem de sistemin doğası gereği artık bir değerlendirme yapacak biraz tecrübemiz oldu 1 yıl içinde. Sayın Cumhurbaşkanımızın, ilgili birimlerin bu değerlendirmeleri sağlıklı bir şekilde yapması devletin bundan sonra alacağı seyir bakımından önemli.

YENİ SİSTEM, SİYASET VE DEVLET ARASINDAKİ İRTİBATI ZAYIFLATAN SONUÇLAR DA DOĞURDU

Ve bu sistemin bir başka önemli şeyi de göz önüne almamız gereken, siyaset ve devlet arasındaki irtibatı zayıflatan sonuçlar da doğurdu. Hani bakanların teknokrat nitelikli mi, siyasi nitelikli mi olması net belli değil. Bunun doğurduğu siyasetin toplumdan devlete kanal oluşturan siyaset kanallarında bir tıkanma gözlendiği bir vaka. Bütün bunları, sitemi sağlıklı bir şekilde değerlendirmek lazım.

15 SAYFALIK AÇIKLAMAMI YAPARKEN HER KELİMESİNE ÖZEN GÖSTERDİM

Meselemiz, onun için söylüyorum, meselemiz bir şeyi yıpratıcı anlamda eleştirmek olmamalı, yapıcı olarak tekliflerimizi gündeme getirmeliyiz. Ben açıklamamı yaparken de, o 15 sayfalık açıklamayı, her satırını, her cümlesini kalem aldığımda, her kelimeyi yazarken aman kimsenin kalbini kırmayayım, kimseye zarar vermeyeyim, partimize, Hükümetimize zarar vermeyeyim diye özen gösterdim. Ama her şeyi severim, hakikati her şeyden daha çok severim, hakikati söylemek gerektiğinde de zihnimize bariyer koymamızı uygun görmem.

Efendim, siyasetin gündeminde seçim var, siyaset seçimle yatıp kalkıyor, vatandaşın gündeminde de geçim var, ekonomi malum. Nasıl bir ekonomi değerlendirmesi yaparsınız? 
Şimdi tabi ekonomik krizlerin doğasına iyi bakmak lazım, biz nasıl bir krizle karşı karşıyayız şimdi? Mesela 2008-2009’daki kriz. 2001’deki kriz, 94’teki kriz, hatta dünya krizleri itibarıyla 1929’daki dünya kriziyle 2008’deki farklıydı, her birinin bir şeyi var.

 

 

 

 

EKONOMİK KRİZ, DÜNYA İLE İLGİLİ DEĞİL BİZİMLE İLGİLİ BİR KRİZ

2008-2009 krizi, dünyadaki krizin bize yansımasıydı. Dolayısıyla da bütün dünyada genel bir türbülans yaşandığı için alacağınız tedbirler, çözümler o genel türbülansın doğasıyla uyumlu olmak durumunda. Şimdi ise dünyada böyle bir büyük ekonomik kriz yok. Aksine bizimle aynı ölçüde olan, aynı ölçekte görülen ve aynı potada değerlendirilen Brezilya gibi, Güney Afrika gibi, Hindistan gibi ülkelerin, Rusya gibi ülkelerin paralarının değer kayıplarıyla bizimkini karşılaştırdığımızda arada muazzam bir fark var, faizleri karşılaştırdığımızda muazzam bir fark var, enflasyonu karşılaştırdığımızda muazzam bir fark var, bütün bunlarda biz negatif ayrışmışız.
Bu, şu demektir: Bu kriz bizime ilgili bir kriz, yani bizim ele almamız gereken bir kriz, dış müdahale veya dış etki yok anlamında söylemiyorum. Her zaman dünya ekonomisi içinde seyrediyorsanız, ekonominizi kapatmamışsanız dış etki hep olur, ama bu dış etkiyi geçmişte iyi yönettiğimiz için 2008-2009 krizini aşabilmiştik. Şimdi ise ben bunun salt bir ekonomik kriz olduğu kanaatinde değilim, ekonomik boyutu var, ama esas itibarıyla bu krize yaklaşım biçimi, yöntemi, yönetimi ile ilgili bir mesele var.

KRİZİ YÖNETMEK İÇİN, ÖNCE KRİZİN VARLIĞINI KABUL ETMEK LAZIM

Yönetilebiliyor mu kriz?
Şimdi krizi yönetmek için, önce krizin varlığını kabul etmek lazım, uzun bir süre varlığını ret ettik. Yani bir hastayı tedavi etmenin en önceki şartı, hastanın hasta olduğunu kabul etmesi, hasta vakasını, realitesini kabul etmekle ilgili bir durum. Önce bir müddet bunun yok olduğunu düşündük, krizin olmadığını, sonra krize konvansiyonel olmayan yöntemlerle müdahale etmeye çalıştık, yani kısa, konjonktürel tanzim satışlar da dahil olmak üzere başka mekanizmalar. İstihdam şartı getiriyoruz, ama zaten şirket ayakta zor duruyorsa, şirketin ayakta durmasını sağlayarak istihdamı teşvik etmek lazım. Kurallar koyduğunuz zaman o kurallar piyasanın iç dokusuyla uyuşmadığı zaman daha da yoğun bir krize dönüşebiliyor. 
Bir de şu boyutu var: Ekonomi boşlukta hareket etmez. Ülke içinde ekonomi yönetimi… Mesela 1 Kasım’dan sonra biz 3 ay içinde çok ciddi bütçe harcamaları gerektiren vaatler yapmıştık, hepsini yerine getirdik. Asgari ücret Cumhuriyet tarihinde bir seferde en fazla arttı yüzde 30. Onu şöyle düşünün: O gün yüzde 5, yüzde 6 enflasyon vardı, enflasyonun 5 misli asgari ücret arttı. Genel beklenti enflasyonun artacağı yönündeydi; niye artmadı? Çünkü ekonominin rasyonalitesi içinde öyle tedbirler aldık ki, enflasyon düştü hatta, yani Ocak ayında yüzde 7’ler civarındayken 6,5’a, 6’ya doğru gerilemeye başladı Mayıs ayında. Neden? Çünkü ekonominin bir doğası var. Bütçe açıkları artmadı; neden? Çünkü o arada başka yerden tasarruf ettik.

EKONOMİ BİR BOŞLUKTA SEYRETMİYOR, HER POLİTİKANIZIN EKONOMİNİN BİR YERİNE YANSIMASI OLUYOR

Bunu şunun için zikrediyorum: Ekonomi bir boşlukta seyretmiyor, her politikanızın ekonominin bir yerine yansıması oluyor. Bu bağlamda ekonominin ülke içinde boşlukta seyretmemesinin önemli iki göstergesi de, demokratik hukuk devleti kuralları, hukuk devletini işlemesi ve siyasi istikrar. Bir ülkede her sene neredeyse seçim yaparsanız, aynı hükümet ve aynı Cumhurbaşkanı, şimdi yok ama aynı başbakan devam etse dahi, o seçim o ülkede bir beklenti şeyi doğurur ve insanlar yatırım bekletirler. Türkiye son 4 yıl içinde 4 seçim yaşadı, bir de 15 Temmuz gibi hani bir darbe teşebbüsü yaşadı, bir de uluslararası konjonktürden gelen dalgalanmaları yaşadı. Şimdi burada hukuk devleti kurallarının işlemesi çok önemli, mülkiyet hakkının korunması çok önemli, insanların yaptığı tasarrufun değer kaybetmeyeceğini bilmeleri önemli, yani güven duyması önemli. Türkiye’deki şu anki ekonominin temel eksikliği, krizin en önemli boyutu, psikolojik boyutu. O güveni veremezseniz tüketiciye, üreticiye, yatırımcıya, ne tedbir alırsanız alın, kim gelirse gelsin bir değişim olamaz, güven vereceksiniz. Bu güvende şu his; bir siyasi istikrara güven, bir de yönetim biçiminiz itibarıyla ekonominin kurallarına uyacağınıza dair bir güven hissi.

 

 

 

 

GEÇEN SENE HUKUKİ DAVA GİBİ GÖZÜKEN BRUNSON DAVASININ EKONOMİYE ETKİLERİ OLDU

Bir de, uluslararası konjonktürün bir şeyidir ekonomi, yani uluslararası konjonktür içinde seyreder. Biz kapalı bir ekonomi değiliz, Özal’dan beri konvertibiliteye geçildi, bütün şeyden beri dünyaya entegre bir ekonomiyiz. Dolayısıyla aldığınız her kararın ekonomiyi etkileyeceğimizin farkında olması lazım. Şimdi S-400 kararının şu veya bu ekonomiye etkisi, yani bir güvenlik kararı değil sadece o, ekonomik sonuçları da olacak, bunun yönetimini önceden öngörüp yapmak lazım. Geçen sene hukuki dava gibi gözüken Brunson davasının ekonomiye etkileri oldu. Geçen Ankara’daki konuşmamda da söyledim, beni çok yaraladı o karar. Niye? O kadar iddialı suçlamalarla muhatapsa kişi, kim olursa olsun bırakılmamalıydı. Bizim hukuk sistemine bizim güvenimizin olması lazım. Yok şey idiyse, yani ortada bir suç yok, bırakılacak idiyse de, kim olursa olsun, ister rahip, ister Hıristiyan, ister Müslüman, adalet herkes için geçerli. Retoriği çok yükseltip uluslararası bir gerilim yaşadıktan sonra bıraktığınız zaman, hem o gerilimin bedeli olan ekonomik faturayı ödüyorsunuz, hem de hukuk düzeniniz itibar kaybediyor. Bunu hani örnek olay olarak söylüyorum.

ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE ARTIK HERKES HERKESİ ETKİLİYOR

Uluslararası ilişkilerde artık herkes her şeyi etkiliyor, herkes herkesi etkiliyor, her olay her süreci etkiliyor. Ve bunu salt komplo vari şeylerin içinde de değerlendiremeyiz. Olabilir, Türkiye aleyhine faaliyet yapanlar ilk defa çıkmadı ki, her zaman oldu. Bizim ekonomimizin iyi seyrettiği dönemlerde, yani düşünün “one minute” olayında Sayın Cumhurbaşkanımızın haklı çıkışı esnasında Türkiye’nin tavrından rahatsız olanlar olmadı mı? Oldular. Ekonomiye baltalamak istemediler mi? İstediler muhtemelen. Niye tutmadı? Çünkü o gün ekonomik yönetimi, o gün dış politika yönetimi birbiriyle birlikte bu krizi yönetebildi. Orada hem dış politika, hem ekonomi krizi birlikte yönetildi. Mesela niye biz -Dışişleri Bakanıydım ben o sırada- vize muafiyeti açılımlarına girdik? Onlarca ülkeyle vize muafiyeti elde ettik. Niye serbest ticaret anlaşmalarını yaydık? Niye hükümetler arası toplantılar yaptık, yüksek düzey stratejik iş birliği konseyleri? Çünkü baktık ki daralan ekonomiyi açmanın ancak çevre ülkelerden başlayarak yeni alanlar açmakla olacak. Şimdi bunların hepsi birbiriyle ilişkili dolayısıyla. 
Bugün de ekonomiden çıkışın sihirli bir reçetesini bana soracak olursanız, ilk adım güven uyandırmak.

GÜVENİ UYANDIRMAK İÇİN DE RASYONEL EKONOMİ POLİTİKALARI TAKİP ETMEK LAZIM

Siz tam o sırada, onu soracağım, bütün konuşmalarınızda özellikle son dönemde ona çok vurgu yapıyorsunuz, güvenlik ve demokrasiye vurgu yapıyorsunuz. Çıkış yolumuz bu mu?
Güvenlikle güveni ayırt ediyorum, tabi güven ayrı bir şey. Güvenlik hani fiili güvenlik anlamında, ama güven psikolojik bir şey. Güvenlik güven de getirir ama, güven ayrıca önemli. Yani ekonomide şu anda ilk belki de sağlanması gereken şey güven duymak, güveni tekrar uyandırmak. Güveni uyandırmak için de rasyonel ekonomi politikaları takip etmek lazım, non-konvansiyonel ekonomik politikalarla güven uyandırmak zordur. Bazen konvansiyonel olmayan ekonomik politikalar gerektirir, ama o noktasaldır. 2009 krizinde bazen Türkiye böyle Merkez Bankasının çok beklenmedik hamleleri oldu ve krizi yönetmede çok ciddi başarı sağladı o. Ama genel olarak ekonominin kurallarına ve hukuk kurallarına uygun yönetildiği intibaının, güvenin uyanması lazım.

Güvenlik ise bunu hep vurguluyorum, akademik hayatta da vurguladım, Stratejik Derinlik kitabında da üzerinde durdum, yumuşak güç-sert güç dengesiyle özgürlük-güvenlik dengesini doğru kurmak lazım. O anlamda insanoğlunun iki temel arayışıdır bu, hem özgürlüğü ister, hem güvenliği ister.

BİZİM DEVLET HAYATIYLA AİLE HAYATINI AYIRT ETMEMİZ, HEM AİLEMİZİ, HEM DEVLETİMİZİ KORUYAN BİR ŞEY

Bir anlamda bu ekonomiyi buraya da bağlayabilir miyiz? Manifestonuzda da vardı, akrabaların devletle ilişkileri, mesafe kayboldu dediniz, bu mesafenin tekrar sağlanması lazım, liyakat, akrabaların atamaları, şunlar-bunlar.
Şimdi bazı şeyler teamüldür, kuvvetli teamülleri olan toplumlar kural koymaya bile gerek kalmadan herkes hisseder şu doğru, şu yanlış diye. Ben devlet bürokrasinin rasyonel işleyişinde akrabaların ast-üst ilişkileri içinde görev almalarını doğru görmemişimdir ve bu teamül olarak da vardır. Yani birçok geçmiş, bazen siyasi olarak farklı düşündüğümüz kişilerle ilgili bile, ne bileyim rahmetli İsmet İnönü, Erdal İnönü’yle bir kez profesör olarak da şey yapmıştım, devlet hayatına ailesini sokmamakta özen gösteren liderler hep oldu. Yani bizim devlet hayatıyla aile hayatını ayırt etmemiz, hem ailemizi, hem devletimizi koruyan bir şeydir.

Türkiye’de maalesef Sayın Cumhurbaşkanımızın 2012’de ailesine yönelik o saldırılar ve haksız ithamlar da son derece yanlıştı. Devlet hayatı dolayısıyla aileyi kim hedef alırsa en büyük siyasi ahlaksız yapmış olur. Onun için ben yaptığım bir açıklama sebebiyle, kendi başına hayatını sürdüren ve Başbakanken dahi mesleğini icra etmiş olan ve hiçbir zaman devlet işiyle şey olmayan eşimin konferansının iptal edilmesi yaraladı. Şimdi…

Sare Hanım üzüldü mü?
Yok, yani üzüldü diyor. Şuna üzülüyorsunuz: Yani bu olmayacak bir şey, olmaması gereken bir şey. O siyasi konuşma değil, tıbbi bir şey. Hadi siyasi konuşma olsa yasak mıdır? Yani mesleğiyle ilgili bir konu. Onu söylemek için söylemiyorum.
Onun için iyi anlıyorum siyasilerin aile hayatlarına yönelik her tür müdahale, her tür olumsuzluk yanlıştır, ama bu aileyi zedeler.
Bir teamül geliştirmemiz lazım, siyasilerin aileleri eleştiri konusu yapılmamalı…

Ve devletten uzak mı durmalı?
İkinci bununla birlikte şey de, devlet ve aile hayatı ayrılmalı. Bu bir teamül oluşursa, bakın kural ayrı bir şey, teamül oluşursa hem aile korunur, hem devlet korunur. Bizim yapmamız gereken bu. Bunu da gene açıklamada zikrettiğim orada, devlet görevleri dolayısıyla aile eleştirilmemeli, aile ilişkileri de devlete yansıtılmamalı. Ama her vatandaşın kendisine özgü tabi vatandaşlık hakları var, onu kullanmak ayrı bir şey. Bunu da demokratik ilkelerle bu teamüllerin bir dengeye kavuşması lazım, yoksa mücadele başka bir alana doğru gider, hoş bir şey olmaz.

Bazı isimler son dönemde…
Bu sadece bir aileye şey değil, genel olarak söylüyorum, yani her kademede geçerli olacak bir şey bu. Herkes Türkiye Cumhuriyeti…

Genel kural olması lazım. 
Tabi tabi. Ben 4 meslek erbabının muhataplarına bakışında herhangi bir ayrım gözettiğinde mesleğini yapamayacağını veya doğru yapacağına inanırım. Hocayım, öğretim üyesiyim, öğretmenlik yaptım, sınıfımda oturanlar arasında birini diğerine tercih ettiğim anda hocalığın meşruiyeti biter, hepsi talebedir. Müslüman olabilir, Gayrimüslim olabilir, Türk olabilir, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabilir, olmayabilir, şu olabilir, bu olabilir, inanır, inanmaz hepsi benim için öğrencidir.
İkincisi, hekim hasta ilişkisi. Önüne gelen hastanın dinine, şeyine bakmaz. 
Üçüncüsü, hakim davalı ilişkisi. Gelen onun için adalet perisinin gözü bağlıdır görmez, görmemesi lazım.
Dördüncüsü de devlet adamıyla vatandaş. Devlet adamı vatandaşına baktı mı hepsini kendi oğlu, hepsini kendi kızı gençlerse, kendi kardeşi ve aile ferdi gibi görmesi ve eşit görmesi o devletin sağlığı bakımından önemlidir.

CUMHURBAŞKANI İLE İSTİŞARE İÇİN İLLA BİR KURUL OLMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNMEM

Bu süreç içerisinde Cumhurbaşkanıyla ilişkileriniz nasıl, bazı isimler Yüksek İstişare Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi olarak atandığını duyuyoruz Bülent Arınç’ın size de geldi mi böyle bir teklif?
Şimdi Sayın Cumhurbaşkanımızla ilişkimizin bir insani boyutu var, ben buna hep özen gösterdim. Sayın Cumhurbaşkanımıza bütün bunlardan önce Pınarhisar’da da ziyaret ettiğim dönemde daha öncesine kadar giden bir hukukumuz var ben onu korurum ve herkes de şahit ki bunu korurum. Bana yönelik olarak yapılan bütün haksız ithamlara rağmen bu hukuka özen gösterdim. Hatta bunlardan bir makamdan da sorumlu tutmak anlamında söylemiyorum, ama bu insani ilişkimizi de her zaman sürdürürüz. İşte önemli günlerde ararız, konuşuruz ve ne zaman kendileri de bilir ne zaman beni bir istişareye çağırmışlarsa veya bir şey talep etmişlerse o bağlamda iki elim kanda olsa bunu yapmışımdır. Başdanışmanken de ondan önce de Dışişleri Bakanıyken de Başbakanken de Sayın Cumhurbaşkanıma zihnimde ne varsa söylemişimdir. Bugün de beni bir istişare için çağırırsa zaten çerçevesini açıklamamda zikrettiğim hususları kendisine arz etmekten, kendisiyle paylaşmaktan bir vazife görürüm bunu, ama bunun için bir kurul olması gerektiğini de düşünmem. Yani bu olmaksızın da biz ilişkilerimizi her zaman illa ve mutlaka tanımlanmış bir prosedürel, protokoler bir ilişki.

Biraz daha açarsak herhangi bir makam teklifini kabul etmem mi diyorsunuz?
Yok böyle bir şey söz konusu değil şu anda böyle bir teklif gelmiş De hani kabul ederim, etmem anlamında değil, ama buna bunun doğal buna da ihtiyaç olmadan bu ilişkinin olduğu kanaatindeyim. Başbakanlığı bıraktığımda AK Parti Milletvekiliyken bulunduğum konum gereği, parti disiplini gereği bütün itirazlarımı, düşüncelerimi fırsat buldukça Sayın Cumhurbaşkanımıza sözlü ve yazılı aktardım. Ve orada da hiç kalbimi tuttuğum şey yani zihnimde tuttuğumu gizlemedim bu benim ilim ahlakıma da aykırı. Milletvekili görevim bitip partide delege bile olma vasfım olmadığı bir dönemden bahsediyoruz, yani şu anda sadece üyeyim, delege bile son genel kongrede delege de değildim.

Delege de değil nasıl oluyor bu?
Onu bana sormamanız lazım.
Partinin Genel Başkanlığını yaptınız.
Evet, ama delege değildim evet.
Sonra delege değilsiniz.
Bu dönemde de yine partimize şey olmasın düşüncesiyle herhangi bir olumsuzluk olmasın düşüncesiyle kanaatlerimi muhafaza etmeyi uygun gördüm hani. Fakat şimdi artık önümüzde seçimlerin bittiği bir yeni dönem var. Doğru adımları atılması halinde Türkiye raya girer. Yanlışlıklar devam ederse hepimizin hayatı, bizim hayat önemli değil, biz artık belli bir yere gelmişiz hayattan bu anlamda bir hırsımız olamaz. Ama bundan bizden sonra gelecek nesilleri düşünmek zorundayız. Çocuklarımıza, torunlarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağımızı düşünmek zorundayız. Dolayısıyla, bundan sonra düşüncelerimi ifade etmekten kaçınmayı doğru bulmam ve istişaremi de kamuoyu önünde yaptım. Yani ne yapılması gerektiğini dışarıdan biz gözle değil, içeriden bir dille kamuoyunda o uzun geldi bazı arkadaşlara belki geniş anlamda öyle tenkitler şeyler geldi, ama kapsamlı bir istişare yaptım, şimdi de yapıyorum, her konuşmada aslında bir istişare boyutu var.

 

 

 

 

BUNDAN SONRA NE YAPACAĞIM: MİLLETE BORCUM VAR. ÖMRÜM OLDUKÇA ÖDEMEYE DEVAM EDECEĞİM

Son soru olarak onu sorayım, bundan sonra ne yapacak Ahmet Davutoğlu herkes onu merak ediyordu, ama siz o sorunun cevabını da bu cümlenin içerisinde verdiniz, bundan sonra konuşacağız diyorsunuz.
Evet, benim hiç terk etmediğim, yapmakta hep süreklilik arz eden şeyler var okumak, yazmak bu benim hayatımın bir parçası yazıyorum. İşte Başbakanlıktan sonra 5 kitabım Türkçe çıktı, İngilizce 2 kitabım yayın sürecine girdi o benim hayat şeyim. Hani hep söylüyorum Dışişleri Bakanı olduğumda önemli ölçüde, ama Başbakan olduğumda derinden anladım Osmanlı sultanlarının, vezirlerinin niye bir zanaat sahibi olduklarını. Sultan Abdülhamid’in marangozluğu, Kanuni Sultan Süleyman’ın kuyumcu üstadı olması, orada dinlenirsiniz. O benim hayat tarzım o devam ediyor, ama onun dışında ben bu topluma bir borcum var benim. Biz bu bürokrat bir şekilde uyardığım zaman şöyle demişti, hani bir davranışı dolayısıyla, efendim ben çok hizmet ettim devlete dedi, bir dakika dedim orada dur. Bu devlet bize borçlu değil, biz millete borçluyuz, ben bu millete borçluyum. Doğduğumda borçlu doğmuştum, haklarım vardı ama borçlu doğmuştum ölürken de borçlu gideceğiz belki o borcu ne kadar kapatabilirsek o benim için bir doğru bir miras olur. Bu milletten alacaklı gören kendisini alacaklı gören birinin ben ilim yapmasını da, siyaset yapmasını da doğru görmem, o zaman o hep almaya bakar, biz borçluyuz. Bundan sonra ne yapacağım sorusu bunda gizli borcumu ödemeye devam edeceğim. Ne kadar ödeyebilirim? Allah ne ömür verir, ne gösterir, nerede verir onu bilemem. Ama borç ödemesine devam edeceğim, millete borcumu ödemeye devam edeceğim. Hangi kapasitede olursa olsun, hangi konuda olursa olsun hangi yolla olursa olsun o borcu ödeyeceğim.

2 Yorum

  1. Serdar

    Haziran 07, 2019 Cuma 16:26

    Hoca, sen gel İstanbul da Ak parti için oy iste. O zaman samimiyetin ve dava aşkın onaylansın. Bu seçim anca birlikte kazanılır

  2. Gül

    Haziran 07, 2019 Cuma 08:10

    Güzel

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.